Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
Bruenor birkaç saat sonra yeniden uyandı. Bu sefer daha dinç ve daha tetikteydi. Kıpırdanıp da ilgi çekmemek için gözlerinden birini yarı yarıya açtı ve önce eşya yığında başlayarak etrafı kolaçan etti. Bütün eşyalarının orada olduğunu gördükten sonra kafasını hafifçe çevirdi. Görünüşe göre tek bir odadan oluşan küçük bir dairedeydi. Zira odadaki tek kapı dışarı açılıyor gibi görünüyordu. Daha önce gördüğü kadın -ki Bruenor gördüğü suretin bir rüya olup olmadığını o ana kadar kestirememişti- kapının yanında duruyor, odanın tek penceresinden gece göğüne doğru bakıyordu. Saçları gerçekten de gümüş rengiydi. Bruenor,, kadının saç renginin şömine ateşinin bir oyunu olmadığını görebiliyordu. Fakat kadının saçları yaşlılığın getirdiği soluk gri değildi;yaşam dolu bir parıltıyla ışıldıyordu.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"Bu çığlıklar o yabancılar için oldukça fazla," diye kıkırdadı adamın biri. "Hayır, yanılıyon," dedi yaşlı kadın, Agatha'nın ses tonundaki ince değişimi fark ederek. "Onlar kaybediş feryatları. Onu yendiler! Yendiler ve kaçtılar!" Diğerleri sessizce oturup Agatha'nın çığlıklarını dinlediler ve kısa süre içinde yaşlı kadının gözlemlerinin doğru olduğunu anladılar. Birbirilerine inanamayan gözlerle baktılar. "Kendilerine ne dediydi bunlar?" diye sordu adamın biri. "Wulfgar," diye önerdi bir tanesi. "Ve Drizzt Do'Urden. Daha önce onları duymuştum."
Kelsier, ağzı açık hâlde adamın peşinden bakakalmıştı. “Gitti mi?” “Başka Bir Yer’e,” dedi Puf yere oturarak. “O kadar umutlu olma­mam gerekirdi. Her şey geçiyor, hiçbir şey ebedî değil. Ati de her za­man bunu iddia etmişti...” “Gitmek zorunda değildi,” dedi Kelsier.“Burada kalabilirdi. Yaşa­yabilirdi!” “Sana söyledim, bu noktaya gelen mantıklı insanlar yollarına de­vam etmek ister." Puf kayboldu.
Puf volta atmaya başlamıştı. “Dinlediğini biliyorum, yazdıklarımı değiştiriyorsun, eski yazılarımı. Bütün dinimizi kendi üzerine odaklı­yorsun. Artık gerçeği neredeyse hiç hatırlamıyorlar. Her zamanki gibi sinsisin, seni solucan.” “Puf,” dedi Kelsier. “Sen biraz gidip...” “Bir işarete ihtiyacım vardı,” diye fısıldadı Puf, Kelsier’in yakınında durarak. “Onun değiştiremeyeceği bir şeye. Gizlediğim silaha dair bir işaret. Suyun kaynama noktasıydı galiba. Belki de donma noktasıy­dı? Ama ya yıllar içinde ölçü birimleri değişirse? Her zaman hatırla­nacak olan bir şeylere ihtiyacım vardı. Anında tanıyacakları bir şeye.” Öne doğru eğildi. “On altı.” “On... altı mı?” dedi Kelsier. “On altı.” Puf sırıttı. “Akıllıca, değil mi?” "Çünkü on altı...” “Metallerin sayısı,” dedi Puf. “Allomansi’deki.”
Aralarına hafifçe siyah küller yağıyordu. Lord Hükümdar Kelsier’in öldürdüğü Sorgucu’ya doğru bir bakış attı. “Onları yenilemesi çok zor,” dedi, buyurgan bir ses tonuyla. O ses tonu yanındaki adamla taban tabana zıttı: Umursamazın bi­riydi bu; Lord Hükümdar’ın yüzünü giyen bir dağ adamı. Gerçekten olduğun şey bu, diye düşündü Kelsier. Ama bunun bir faydası yoktu. Sadece On Birinci Metal’in Kelsier’in umduğu şey olmadığının daha kesin bir kanıtıydı. Lord Hükümdar’ın sonunu getirecek sihirli bir çö­züm değildi. Kelsier’in diğer planına güvenmesi gerekecekti. O yüzden Kelsier de gülümsedi. “Seni bir kere öldürdüm,” dedi Lord Hükümdar. “Denedin,” diye cevap verdi Kelsier kalbi hızla çarparak. Diğer plan, gizli plan. “Ama sen beni öldüremezsin, Lord Despot. Ben se­nin ne kadar uğraşırsan uğraş öldürmeyi asla başaramadığın şeyim. Ben umudum.”