Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
“Bu sabah ölmek istedim,” diye anlattım. Selime ile Ayşe’ye. Böyle dediğimi Sezer’in de duymasını isterdim. O anlardı. Erkekler vergilerden konuşuyorlardı. “Ben bunlara mali tedbir demem,” diye anlatıyordu Osman kendine güvenerek. Ötekiler de Osman’a inanıyordu. “Öylece yatsam, hiç kalkmasam, unutsalar beni diye düşündüm hep. Kısacası ölmek istedim.” “Ben de içimde bir katılıkla uyanıyorum sabahları. Neden bilmem, ağlamak istiyorum. Çoktandır ağlamadım. Kırkımı geçeli daha az ağlıyorum. En son amcamın ölümünde ağlamıştım sanırsam. Şubattı. Kar yağıyordu. Bildiğim bütün gömülme törenlerinde kar yağmıştır. Ne garip değil mi? Ama şimdi haziran, kimsenin öldüğü yok. Yani bizim tanıdıklardan kimse ölmedi demek istiyorum. Dışarıda da güneş var.”
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bıraksalar olduğum yere yığılıp kalıverecek gibiydim. Toparlanmak için sabah sabah iki fincan kahve içtim, az şekerli. Üç tane de cıgara. Üst üste. Sonra çarşıya çıktım. Apartmanın önündeki küçük bahçe güneş içindeydi. Çiçek fidanlarının, mazıların gölgeleri, çimenlerin üzerine yayılan aydınlığın, sıcaklığın tekdüze sevincini koyu, serin lekelerle geçiştiriyordu. Buna dikkat ettiğimi ansıyorum. Sarı çiçekler açmış bodur bir çalı duruyordu en ortada. Dallarından biri alıp başını gitmiş, şöyle göğe doğru uzanmıştı. İnceliği, uzunluğu, tek başınalığıyla dimdik! Gözdağı veriyordu çevresine besbelli. Güller de açmıştı. Kimileri pembe, kimileri ak sarmaşık gülleri. Leylaklar çoktan solmuşlardı. Çimenlerin arasında da sarılı pembeli yonca çiçekleri... Bir haziran sabahının aydınlığında –ne yazık!– birbirlerine küskün duruyorlar. Rüzgâr mı gerekli ne? Yok canım, saçmalıyorum. Saçlarımı dağıtan ılık bir esinti iyice hasta eder beni. Domatesler neden bu denli kırmızı? Çocuklar neden bu denli sevinçli? Küçük çocuklar... okulları tatil olan öğrenciler –biliyorum, gülmek haklarıdır artık– ayaklarında patenleri, büyük gürültülerle yokuş aşağı koyuveriyorlar kendilerini. Biraz daha yavaş, biraz daha sessiz. Olmaz mı?
“Sa souvraya niende misain ye,” dedi yüksek sesle. “Kendi zihnimde kayboldum.”
Kapı, yürek paralayan feryatları ve Dael al’Taron’un annesinin, oğlunun nerede olduğunu söylemeleri için yakaran haykırışını kesti. Bir Trolloc tenceresinde, diye düşündü Perrin, salonda bir sandalyeye çökerken. Bir Trolloc’un midesinde, benim onu koyduğum yerde, al’Taron Hanım. Benim onu koyduğum yerde. Faile delikanlının başını ellerine almış, endişe içinde yüzüne bakıyordu. Canlılarla ilgilen, diye düşündü. Ölüler için daha sonra ağlarım. Daha sonra.
“Bunu söylemen çok hoş, ama ettim işte.” Kız ceket düğmesini okşadı ve ceketini düzeltmeye başladı... ki hiç gerek yoktu... klapalarını düzeltti... buna da gerek yoktu. “Çok aptalca davrandın,” dedi. Çok hızlı konuşuyordu. “Sırf o genç adam bana baktı diye... aslında çok çocuksu; hiç sana benzemiyor... ve ben de seni kıskandırmak istedim... birazcık... ben de Lord Luc’u cazip bulmuş gibi yaptım... yalnızca numaraydı. Yapmamalıydım. Beni affedecek misin?” Perrin sözcük yığınını kafasında düzenlemeye çalıştı. Wil’i çocuksu bulması iyiydi –delikanlı sakal uzatmaya kalksa muhtemelen seyrek olurdu–, ama Wil’in bakışlarına nasıl karşılık verdiğinden bahsetmemişti. Ve Luc’u cazip bulması yalnızca numaraysa, neden o şekilde kızarmıştı? “Elbette seni affediyorum,” dedi Perrin. Kızın gözlerinde tehlikeli bir ışık belirdi. “Yani, affedecek bir şey yok.” Işık daha da sıcak parladı. Kız ondan ne söylemesini istiyordu? “Sen beni affedecek misin? Seni kendimden uzaklaştırmaya çalışırken söylememem gereken şeyler söyledim. Bunu affedebilecek misin?” “Affedilmesi gereken bazı şeyler mi söyledin?” dedi kız tatlı tatlı ve Perrin başının belada olduğunu anladı. “Neydi acaba, hatırlamıyorum, ama bir düşünürüm.”