insan, "kafası" ile düşünür ve "kalbi" ile inanır. Yani, düşünmek, daha çok bir akıl işi ise, inanmak daha çok bir gönül meselesidir. Bu sebepten olacak yüce dinimiz, imanı, "dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmek" şeklinde tarif eder. Böylece, İslâm'a göre, "inanmak", "iman etmek", kafa ve gönlün bütünleşmesi demek olmaktadır. Bu, "tanımak" ve "sevmek" kavramlarının üst üste çakışması demektir ki, insanı mutlu kılar.
İslâm'a, göre, "inanmak", bilgi edinmek ile başlar ve fakat sevgi ile tamamlanır. Yani, inandığınızı, aynı zamada seveceksiniz ki, iman etmiş olasınız. Nitekim, Peygamberimiz buyururlar ki: "Beni, kendi canınızdan daha fazla sevmedikçe tam iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmedikçe de beni sevmiş olamazsınız".
Psikologlar, sevmeyi "yakınlık duygusu" olarak tarif ederler. Yani sevdiğinizi, kendinize yakın bulursunuz ve hayatınız boyunca, her yönü ile ona yakın olmak istersiniz. Zaten, Şanlı Peygamberimiz: "Kişi sevdiği ile beraberdir" diye buyurmamışlar mıydı? İnsan sevdiğinin herşeyini sever ve hatta ona benzemeye çalışır. İnsan, sevdiğine bü tün gönül kapılarını açar, onun isteklerini "emir" telâkki eder. Sevginin doğurduğu itaatı, hiçbir duygu meydana getiremez. Şanlı Peygamber'e, yüce ve mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruluyor: "De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin..." (Al-i İmran/31)
Seyyid Ahmed Arvasî, Hasbihâl, Burak Yayınevi, 1. Baskı: Eylül 1990, 1. Cilt, s. 64.