Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu, orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki ben de aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum. Yalnızca dikkatimi toplayabilirsem hafızamın deposuna girip doğru rafta doğru filmi bulabilirim, onun içinde kendimi yitirip babamla birlikte ormana yaptığımız o at gezisini hâlâ vücudumda hissedebilirim; ırmaktan çok yukarılara, yamacın tepesine çıkışımız, sonra öteki taraftan yine aşağı inişimiz, İsveç sınırını geçişimiz, en azından benim için gerçekten yabancı olan bir ülkeye girişimiz. Arkaya yaslanabilirim, kendimi kayanın altındaki o ateşin başında ikinci kez uyanmış, babamın gözleri kocaman açık, kımıldamadan yatmış tepemizdeki dağı seyredişine bakarken bulabilirim; hiç kımıldamıyordu, ellerini başının altına koymuştu, korların kırmızı ışığı alnına ve kirli sakallı yanaklarına düşüyordu, çok istemiştim ama sabah olmadan önce gözlerini yumup yummadığını görmeye yetişemedim.
"Bunu anlıyorum," diyor, "gerçekten anlıyorum. Ama niye bize hiçbir şey söylemedin?"
"Bilmiyorum. İnan bana bu doğru."
"Gelmesem daha mı iyi olurdu senin için?" diye soruyor yeniden.
"Bilmiyorum," diyorum ve bu da doğru; buraya gelmesi hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum, planın bir parçası değildi, sonra birden fark ediyorum; şimdi buradan gidecek ve bir daha asla gelmeyecek. Bu düşünceyle bir anda içimi öyle bir korku kaplıyor ki aceleyle yanıt veriyorum.
"Hayır, bu doğru değil. Gitme."
"Gitmeyi düşünmemiştim," diyor bunun üzerine.
Ama şimdi Lars var, büyük olasılıkla sevmeden edemeyeceğim Lars; masadan kalkıyor, siperlikli şapkasını alıp kafasına geçiriyor, ama dışarısı artık alacakaranlık, en azından güneş yok artık.
Elli yıldan fazla zaman geçti, o zamanlar daha çocuktuk, o on yaşındaydı, ben daha on beşimdeydim, çevremde olup biten ve benim anlamadığım şeylerden korkmayı bırakmamıştım henüz, anlamama çok az kaldığını, elimi iyice uzatırsam sonuna kadar ulaşabileceğimi ve her şeyi anlayabileceğimi bilmeme rağmen hem de. En azından böyle hissediyordum ve 1948 yılının o yaz gecesinde, elimde giysilerimle yatak odasından dışarı koştuğumda birden paniğe kapıldığımı hatırlıyorum, çünkü babamın söylediği şeyin ne olduğunu, olayların arkasında aslında neyin yattığını, bunun benim sandığım şeyle aynı olmayabileceğini anlamıştım ve dünyam bir anda sıvılaşmış, sağlamlıktan yoksun bir yer haline gelmişti.