İnsan evladı dünyaya gelir, henüz bebektir ve annesine bağlı vaziyettedir. Öyle bir bağdır ki bu, kendi ile öteki (anne) arasındaki ayrımı yapamaz. İkisi de birdir onun için. Zaman içinde özne insan, annesinden ayrık, kendinde bir varlık olduğunu fark eder. Bunu fark etmesiyle birlikte anne bir öteki haline bürünür. Özneliğini kazanan insan bunun karşılığında yuvasından edilir. Buna benzer şekilde, homo sapiens, tür olarak doğadan ayrıksı bir yaşam formu olmayı talep etmiştir. Zamanında doğa ile bir olan, onunla kendisi arasına bir sınır çekmeyen bu tür, daha sonra tabiat anadan kopuk ve doğa üstü bir varlık olmaya, kendi ayrık köklerini inşa etmeye muktedir saymıştır kendisini. Ama elbette bu bir halüsinasyondan ibarettir. Bu kopuşun büyük bir bedeli yersiz ve yurtsuz kalma olacaktır. Köklerini yeni temellere bağlama çabasında, nevrotikleşecek ve bu haliyle homo sapiens değil homo demens gibi davranacaktır. İnsan denilen karmaşık sistemin bitmeyecek bir diyalektiğidir de aynı zamanda: Demens-Sapiens diyalektiği. Akılcılığıyla tonla karmaşık sistem inşa edecek, sonra yüce bir çılgınlıkla devrim yapacak, ya yakıp yıkacaktır ortalığı ya da başka bir şey inşa edecektir.
"Eski paradigma paramparça, yenisi henüz oluşmadı."
Böylelikle süreç içerisinde hakiki paradigmasını yitirmiştir insan türü. Edgar Morin yitik paradigmayı geri getirmeyi, sahici yuvamıza dönmeyi vaat ediyor bize: Kültür Doğadan ayrıksı değil, İnsan ise Hayvandan ayrıksı bir form değildir. Kültüre, karmaşıklığa, geleneklerimize, yönetim biçimlerimize, davranışlarımıza ve biyolojimizin ötesine uzanan bir çok farklı şeye doğada rastlarız. Bize has olarak düşündüğümüz şeylerin kökeni, kendisinden gelmiş olduğumuz doğadadır. Morin uzun uzun açar ve gösterir bize bu realiteyi.
"Fizyolojimizi, anatomimizi