Bir de, düşünce dirilişi konusunda, İslâm ülkeleri içinde yalnız Türkiye'yi ilgilendiren yazı meselesi vardır. Kendi geleneksel yazısını atarak latin harflerinden yeni bir alfabe düzen Türkiye, bu yazı durumuyla köklü bir düşünce dirilişine gidemez. Geçmişin kültürüyle yazı değişmesi yüzünden tamamen ilgisini kesen türk düşüncesi, temelli bir yapı nasıl kurabilir, bilinmez. Bu yazı, latin harfleri gibi bile değildir. Çağlar içinde yavaş yavaş gelişerek, sert ve kaba yerler yumuşaya yumuşaya, bir düşünceyi, kendisini mümkün mertebe peçeleyerek ifade etmek vasıtasıdır yazı. Bundan ötürü de, her harfin, her yazı unsurunun büyük bir geçmişi ve tarihi vardır. Ama yeni türk yazısı, belki de, dünyada tek geçmişsiz ve tarihsiz yazıdır. Klasik kültürümüzü yeni yazıya aktarmak başlı başına malî bir problem olduğu kadar, ondan da çok, bu yazının teknik elverişsizliğiyle beslenen bir engelle karşı karşıyadır. Klasik kültürle temas kurulmadan da bir varlık olmaya imkân yoktur.
Profesörler de dahil bütün bir aydınlar kadrosu, düşünce örgüleri bir yığın peşin hükmün eklem ödevini gördüğü bir düşünce mağmasına sahiptir. "Din ayrı, dünya ayrı", Bu çağda da artık dinin hükmü olur mu ?” "Batı Medeniyetinden vaz geçilemez”, "Bu çağda artık İslâm uygulanamaz", "Kutupta nasıl namaz kılacaksınız?”... gibi yüzlerce peşin hüküm bir örümcek ağıymışcasına düşünce akışımızı bozmuş ve bunaltmış, tek çare olarak da batıdan aktarma yolunu bırakmıştır.