Böcek ki akıtıyor damla damla ağzından
Üzüm ballarında süzülmüş ağustosu
Titreyen şıngırdayan bir çocuk oyuncağı
Ağustos bu seste
Bu durmayı unutmuş seste
Çam diyor ağustos böceği
Çamlara kasideler söylüyor
Tanrı’ya yakarıyor nesli tükenmesin diye
Bu hanedanın
Ağaçlar içinde şah ağaç olan bu hanedanın
Ey masalcı adam iftira ettin sen
Bu harikalar harikası böceğe
Onu suçladın tembellikle
En çalışkan onu görüyorum ben
Hiç bir karşılık beklemeden
Yazı ağustosu çamı çınarı
Tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı ve çınarı
Hiç yere hiç bir şey yaratmamış olanın
Bize gönderdiği bir muştucu o yaratık
Uyarıcı ve muştucu bir yaratık Tanrı boş yere bir şey yaratmamıştır
Anlayan için muştucu duyan için uyarıcı –
Ateşle dans eder o güneşle dans eder
Çırçıplak çıkar güneşin karşısına
Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta
Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır
Sezai Karakoç
Taşların ortasında Leylanın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında
Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam
Şehir gece gündüz benim içimde uyur
Leylayı götürüp Londranın ortasına bıraksam
Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur
Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla
Üç köşeli dünyasıyla
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla
Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla
Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla
O gitti bize ağlamak kaldı kala kala
"Feridüddin Attar: Ey oğul bu magmanın sırrını çözebilir misin? İnsan çıktığı yolculukta öyle çatallı yollarla karşılaşır ki hangisine kanat açacağını şaşırır kalır” (s.119).
"İsimler, meslekler, sorumluluklar, etiketler verilmesinin nedeni kimlik olarak gerçekleşen suikastin izlerini yok etmektir" (s.11). "Şu an olan tüm eylemler, itaat ekseninde ilerliyor. Çünkü insanlara böyle öğretilmiş; tutanaklarda ne yazıyorsa onu yapıyorlar. Aslında yapmıyorlar o kâğıtlara yazılanları taklit ediyorlar"(s.152).
"Ne olur ırsalansa zaman şimdiden? Ne olur unutulsa tüm vahşetiyle insan olmanın kana yaratılmış tarihi? Âdem'in göğsünde hırıltılar halinde bazen yükselen, bazen de inen o hayvanın doğmuş olmanın karanlığında gezerken bıraktığı izler değil miydi? Ve insan bu haliyle o korkunç izin, vahşet denilen hayatın ulağı değil miydi?” (s.105).