Ah Galip… Seni ve Kara Kitabı anlatmaya hangi cümleden başlasam bilemiyorum. Çünkü ben bu kitaba başlarken içimde yeni bir yolculuğa başlamanın bir umudu vardı. Sayfaları çevirirken bu umudu korumaya çalıştım lakin başarılı olamadım. Çünkü ne yazık ki Kara Kitap benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Her şey Galip'in ''bence'' saplantılı olarak tutulduğu karısı Rüya'nın bir gece ufak bir not bırakarak evden kaybolmasıyla başlıyor. Onu kimselere haber vermeden aramaya başlayan eşi Galip, beni arama serüveninden oluşan bir romanı okutmaktan ziyade, tez veya bitmek bilmeyen bir makaleyi okuyormuş algısına sürükletti. Kitabı okurken başka ufuklara açılacağımı zannederken ne yazık ki büyük bir bataklığa saplandım ve oradan çıkamadım. Orhan Pamuk'un şaheseri olarak adlandıran Kara Kitap, ne yazık ki benim için, uzun zaman sonra yaptığım en ''keyifsiz'' okuma oldu. Uzun ve asla noktası gelmeyen cümleler, sonu olmayan tasvirler benim için bir eziyete dönüştü. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı eseri benim için bir hazzın başlangıcı kadar keyifliydi, Kara Kitapta bu nirvana noktasına taşıyacağımı Pamuk'un romanına, karakterlerine hayran olacağımı düşünmüştüm ama dibe çakıldım. Bu kitapta hayran olduğum noktalardan biri: Kitap için yapılan araştırma oldu, bunun için teşekkürlerimi sunuyorum.
Roman, insanın neden kendisi gibi olamadığını da anlatıyor ama bence insanın kendisi gibi olması mümkündür; kendisiyle bu hususta çok çakıştık… Galip karakterinin, Celal'in varlığını üzerine giymesi kadar sırıttı bazı şeyler, mesela Rüya ''bence'' kocasını hiç sevmedi. Ve okurken kurtuluş sandığım başlangıç, hem okuru olarak beni, hem de karakterleri mutsuz bir sona sürükledi. En beğendiğim şeylerden diğeri, Galip'in karısına yazdıkları oldu, sanırım kitabın başından sonuna kadar
İçimdeki geçenlerin tek bir satırını bile duymayan bu adamla bütün bir ömrü geçirmenin imkânsız olduğunu düşünüyordum.”
•Kürşat Başar’ın Başucumdaki müzik romanı için çok söyleyeceğim şey var ama ilk önce konusuna geleyim: İlk önce etik bir aşk hikayesi beklemeyin. Çünkü kitap evli bir dışişleri bakanıyla yine evli eşi bürokrat olan bir kadının yasak aşkını anlatıyor. Bu romanı okurken taraflı olmak çok zor çünkü sizi binbir farklı duyguya sürüklüyor. Kitapta herkese üzülüyorsunuz, siz olsanız bunları yapmazsınız ama onları hissederek okuyorsunuz. Romanda çok beğendiğim bir şey oldu: Ana kadın karakterimizin abisi öyle bir adamdı ki o dönemin şartlarına rağmen kız kardeşinin her koşulda yanında oldu. Dönem demişken 1950-1960’ların tüm politik gelişmelerini kitap boyunca okuyabiliyorsunuz.
Mesela ne gibi? İntihara teşebbüs eden bir cumhurbaşkanından (Celal Bayar) Eskişehir'e doğru giderken tutuklanan bir başbakandan (Adnan Menderes) gibi... İsim geçmeden bu noktaya hafif hafif değinilmiş.
•Unutmadan bir noktaya daha değinmek istiyorum: bakan ve X hanımefendinin arasında baya yaş farkı var, kadın karakterin adını kitapta bilmiyoruz; bu mesela bana yaşanmış bir hikaye olduğunu hissettirdi. Roman kadın karakterin ağzından anlatılıyor ve kitap boyunca yaptığı her yanlışın da bilincinde bir kadın. Peki dili nasıl, akıcı mı diye soracak okursanız; kahraman bakış açısının hakkını verir gibi dili çok akıcı, okurken zamanını nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Kitabın beni gerçekten etkilediğini söylemek isterim hem üzüldüm hem birkaç gün boyunca düşündüm... Bittiğinde neden böyle oldu demedim değil, insan hayatta hiçbir şey için kesin konuşmamalıdırın güzel roman olmuş