insan ne ki, kendinden
yakınabiliyor! İstiyorum, sevgili dost, sana söz
veriyorum, daha iyi olmak istiyorum, yazgının
bize sunduğu bir parça kötülüğü, hep yaptığım
gibi, artık geviş getirip durmak istemiyorum;
geçmişi geçmişte bırakmak ve şimdinin tadını
çıkarmak istiyorum.
En
sevdiğim şey, hava kararırken köylülerin evlerinin önünde
oturmaktı. Batan güneşin ışıkları ağaç dalları arasından süzülürken, kuyudan su çekip toz kalkmasın diye toprağı
ıslatan köylüleri izlerdim.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kült eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, kitabın bugüne ne kadar çok şey söylediği oldu. Roman, Hayri İrdal’ın çocukluğundan başlayıp hayatının merkezine oturan o meşhur "Enstitü"nün kuruluşuna kadar uzanan, trajikomik bir serüveni anlatıyor.
Yazar, toplumdaki doğu-batı çatışmasını, gereksiz bürokrasiyi ve insanın modernleşme çabası içindeki komik hallerini öyle bir ironiyle ele alıyor ki, yer yer kahkahalar atarken yer yer "Acaba biz de mi böyleyiz?" diye sormadan edemedim.
Kurulan enstitü o kadar absürt ve işlevsiz ki, aslında Tanpınar bize biçime takılıp özü kaçırdığımızı gösteriyor.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, sadece bir kurumun hikayesi değil; kimlik arayışımızın, bitmek bilmeyen "yenilenme" sancılarımızın ve zaman karşısındaki çaresizliğimizin bir aynası. Okuması yer yer yoğun olsa da, bitirdiğinizde dünyaya ve kolunuzdaki saate bir daha asla aynı gözle bakamıyorsunuz.
Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden, yahut da bir ayakları daima eşikte, yaşıyorlardı. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Hiçbir mukavemetleri yok muydu? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.