mert bilen

mert bilen
@Hikayeterzisi
Yaşam Kervanı yolda düzülür.. Dağlar, kitaplar, sorgulamalar, maceralar…
İNANCIN SİNİRSEL DİYALEKTİĞİ
9/10
·221 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 04 Mart 2026 17:39
İnancın Biyolojisi’ni bitirdikten sonra şunu fark ettim: Kitap bana mucize anlatmadı. Bana sorumluluk verdi. Algın biyolojini etkiler demek çok iddialı bir cümle. Ama ben bunu mistik bir yerden değil, sinir sistemi düzeyinde anladım. Bir düşünce geliyor. O düşünce bir duygu yaratıyor. Duygu fizyolojiye dönüşüyor. Fizyoloji davranışı etkiliyor. Davranış sonuç üretiyor. Bu zinciri görmeden önce hayat daha kader gibiydi. Şimdi ise zincirin bazı halkalarına dokunabileceğimi hissediyorum. Ama burada dikkatli olmak istiyorum. Çünkü bu tür bilgiler insanı iki uçtan birine götürebilir: Ya her şeyi ben yaratıyorum gibi abartılı bir kontrol yanılsaması, ya da demek ki her şey inanç meselesi diyerek yapısal gerçeklikleri küçümsemek. Kitabın güçlü yanı şu: Algının pasif olmadığını hatırlatıyor. Zayıf kalabileceği yer şu: Bazen yapısal, toplumsal ve genetik faktörleri yeterince tartışmıyor. Ben bunu şöyle dengelemeye çalışıyorum: Evet, algı biyolojiyi etkiliyor. Ama biyoloji de algıyı etkiliyor. Yani bu tek yönlü bir üstünlük değil; karşılıklı bir döngü. Kuantum meselesini de burada mecaz olarak kullanıyorum. Gözlemcinin tamamen dışarıda olmadığı fikri beni düşündürdü. Nasıl baktığım, neyi ölçtüğüm, hangi ihtimali beslediğim sonucu etkiliyor olabilir. Ama bu, zihnim evreni yaratıyor demek değil. Bu daha sade bir şey: Dikkat ettiğim şey büyüyor. Eğer sürekli tehdit ararsam, daha çok tehdit görürüm. Eğer sürekli yetersizlik filtresiyle bakarsam, daha çok eksik bulurum. Eğer sürekli sınanma anlatısıyla yaşarsam, hayatı sınav gibi deneyimlerim. Ama burada durup kendime şu soruyu sormam gerekiyor: Ben gerçekten özgürce mi algılıyorum, yoksa çocukluktan beri yüklediğim inançlar mı benim yerime ölçüm yapıyor? Dostoyevski’nin karakterleri gibi düşününce mesele daha çıplak oluyor. İnsan
Edebiyat
İnancın BiyolojisiBruce H. Lipton · Kuraldışı Yayınları · 2022437 okunma
Reklam
GÜZELLİK DÜNYAYI KURTARACAK
Puan vermedi·
Güzellik dünyayı kurtaracak. Bu söz, Dostoyevski’nin Budala romanında Prens Mişkin’in ağzından dökülür ve insan ruhunun derinliklerine inen bir çağrıdır. Mişkin’in saflığı ve içtenliği, toplumun ikiyüzlülüğüyle çarpışırken, bu söz bir umut ışığı gibi parlıyorr. Hepimizin hayatında o soruyu kendimize sormuşuzdur: İyi insan olmak ne demek? Gerçekten içimizden geldiği gibi, saf bir şekilde iyi mi olmamız gerekiyor, yoksa toplumun, çevremizin dayattığı şekilde hayatta kalmak için daha stratejik olmalı mıyız? Bu soruları kafamızda çırpındıkça, bir yanda Dostoyevski’nin Budala karakteri, diğer yanda Nietzsche’nin “üst insan”ı, Machiavelli’nin Prens’i ve Jung’un arketipleri duruyor. Her biri kendi dünyasında farklı cevaplar sunuyor, ama asıl soru şu: Gerçekten iyi olmayı başarabilir miyiz, yoksa bu bir yanılsama mı? İyi insan, saf ruhlu biri mi olmalı, yoksa gerçek gücü elde etmek için arada kalmış, hesap yapabilen biri mi? Budala romanı, bu soruya doğrudan bir yanıt sunmasa da, Prens Mişkin karakteri üzerinden bir tür sorgulama başlatıyor. Mişkin, saf, masum, ama aynı zamanda dünyaya uyumsuz. Dostoyevski’nin yazdığı bu figür, bize bir yandan ahlaki iyiliğin gerçek anlamını sorgulatıyor, diğer yandan da iyiliğin, içsel huzurun ve toplumun beklentilerinin çatışmasının ne kadar tehlikeli bir denklem olduğunu gösteriyor. Ama hemen bir adım geri gidelim. Platon, Devlet adlı eserinde adaletin en yüksek erdem olduğunu savunmuştu. O zaman adalet, saf ve tartışmasız bir şekilde doğru olandır, değil mi? Peki, Prens Mişkin’i bu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, iyiliği ve masumiyeti bu kadar yücelten bir toplumun ne kadar sağlıklı olduğu üzerine ciddi şüphelerimiz oluşmaya başlıyor. Machiavelli’nin Prens’inde, politik liderliğin doğasına dair net bir bakış açısı var: Güç,
Edebiyat
BudalaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201231,5bin okunma
Kör Baykuş’tan içe dönüş
9/10
·95 syf.··
Beğendi
·
2025 6. kitabı
Bir sabah kendime gözümü açtım. Ama bu, uyandığım bir sabah değildi. Gözümün içe döndüğü, algının, yargıların, beklentilerin kabuğunu çatlatıp içimde bir şeyin konuşmaya başladığı o kırılgan, sessiz andı. Benliğimden dışa değil, özümden içe doğru baktım. Ve orada… Karanlığın en merkezinde, kırılganlıkla dimdik duran bir kaktüs vardı. Onu hep dışımda sandım. Bir bitki. Bir metafor. Bir sembol. Oysa o benim tözümdü. Yani varoluşumun özü, ayrılmaz parçam, varlığımın suskun şarkısıydı. Benim gölgemdi ama korkunç değildi. Dikenliydi ama yabani değildi. Zordu ama düşman değildi. Çünkü o, içimdeki erdemle yoğrulmuş bilinçti. Sadece zihnimde değil, ruhumda şekillenen, Ve bilinçaltımın en derin, en nemsiz, en ıssız bölgelerine bile nüfuz eden bir farkındalıktı. Her bir dikeni, geçmişimde unuttuğum bir sorunun işaretiydi. Ve her dikeniyle bana dokunduğunda sormam gereken soruları fısıldıyordu: — “Neye inandığını sanıyorsun ama aslında neye saklanıyorsun?” — “Bu acı gerçekten senin mi, yoksa taşıdığın bir hikâyenin yankısı mı?” — “Kendinle yüzleşmeden huzur istemek, çölde yağmur beklemek değil mi?” Kaktüs, susarak konuşuyordu. Çünkü en yüksek bilinç, bazen en derin sessizlikle fısıldar. Sadece kelimelerle değil; varoluşun kendisiyle…
Duygu ve Düşünce
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,7bin okunma
İNSANIN KARANLIK GERÇEĞİ VE AYDINLIĞA ULAŞMASI
10/10
·132 syf.··
2025 3. kitabı
Ben bu hikâyeyi ilk okuduğumda, sanki kendi iç dünyamın karanlık bir köşesine ayna tutan bir metinle karşılaşmış gibi hissettim. Anlatıcının “gülünç” sıfatıyla anılmasının ardında, aslında toplumsal dışlanmışlıktan kaynaklanan bir yalnızlık ve değersizlik duygusu sezdim. Kendini kimseye ait hissedememesi, hayatın anlamsızlığına dair neredeyse bir kanıt araması, sonunda da intiharı bir kurtuluş gibi görmesi bana, insanın en dipteyken bile ne kadar derin sorgulamalara açık olduğunu gösterdi. Hikâyedeki rüya bölümü, ilk bakışta basit bir “kâbus” veya “ilham verici bir rüya” gibi duruyor ama bence bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Anlatıcı, kendini tuhaf bir dünyada bulduğunda, her şeyin mükemmel ve saf olduğunu görüyor. İnsan ilişkilerinde kötülük veya sahtekârlık yok, herkes birbirine karşı doğal bir sevgi ve anlayış besliyor. Bu kısım, insanoğlunun içten içe özlemini duyduğu bir uyum ortamını yansıtıyor gibi geldi bana. Yani “mutlak huzur” dediğimiz şey, hikâyede neredeyse elle tutulur bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Ancak anlatıcının bu saf dünyayı kendi kusurlarıyla “zehirlemesi,” bence bizim hatalarımızın ve içimizdeki karanlığın dışarı ne kadar kolay taşabildiğini gösteriyor. Orada, kötülük ve bencillik mikropları hızla yayılıp her şeyi bozunca, aslında insanın içindeki ufak bir yanlışın bile nasıl koca bir toplumu değiştirebileceğini görmüş oluyoruz. Bu durum, bana toplumsal düzenin aslında ne kadar kırılgan olduğunu düşündürdü. Hepimiz bir şeylere “ortak” oluyoruz ve belki de sandığımızdan daha fazla birbirimizi etkiliyoruz. Bir kişinin karamsarlığı, yalanı veya bencilliği, zamanla kocaman bir çığ gibi büyüyebiliyor. Hikâyedeki o ideal toplumun çöküşü de tam bu sebeple yaşanıyor. Burada insanın sorumluluğu devreye giriyor: Kendi içsel sorunlarımızı
Duygu ve Düşünce
Gülünç Bir Adamın DüşüFyodor Dostoyevski · Helikopter Yayınları · 20161,935 okunma
Dinlemenin ve zamanın değeri
8/10
·304 syf.··
2022 1. kitabı
·
193 günde okudu
·
Okunma: 10 Temmuz 2022 11:00
Momo’yu bitirdiğimde içimde garip bir burukluk vardı. Sanki bir şeyleri çoktan kaybetmişim ama farkına yeni varmışım gibi. Kitap boyunca o eski amfi tiyatronun taş basamaklarında, Momo’nun yanında oturdum. İnsanların ona akıp giden dertlerini anlattığı, Momo’nun hiçbir şey söylemeden sadece dinleyerek her şeyi değiştirdiği o anları yaşadım. Ve fark ettim ki, biz artık kimseyi böyle dinlemiyoruz. Zaman… Ne tuhaf bir kavram. Tasarruf ettikçe daha az sahip oluyoruz. Daha verimli olacağız diye günlerimizi sıkıştırıyor, anları sayılara bölüyor, sevdiğimiz insanlara “şu an meşgulüm” diyerek ömür tüketiyoruz. Oysa Momo’nun dünyasında zaman, paylaştıkça anlam kazanan bir şeydi. Dinledikçe genişleyen, sevgiyle derinleşen… Duman Adamlar’ı düşündüm. Kitapta birer hayalet gibi dolaşıp insanlara zaman tasarrufu vaat eden, sonra da onların hayatlarını griye boyayan o ürkütücü varlıkları… Gerçekten kurgu mu bu? Yoksa biz çoktan onların dünyasında mı yaşıyoruz? Sürekli acele eden, hep bir şeylere yetişmeye çalışan, ama aslında hiçbir yere varmayan insanlara bakınca, sanki Duman Adamlar çoktan kazanmış gibi. Türkiye’de daha da keskin hissediliyor bu hız saplantısı. Herkes daha çok çalışmalı, daha üretken olmalı, daha fazla kazanmalı… Ama kimse “Peki ne için?” diye sormuyor. Çocuklar ilgiye aç, dostluklar yüzeysel, sohbetler ezbere. Kimsenin zamanı yok çünkü herkes zaman biriktiriyor. Ama biriktirdiğimiz şey, aslında kaybettiklerimizden başka bir şey değil. Momo, sadece çocuklar için yazılmış bir masal değil. Modern hayatın en büyük yanılgısını suratımıza çarpan bir ayna. Bize “Dur ve dinle” diyen bir fısıltı. Ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey, gerçekten dinleyen birini bulmak ya da bir başkası için Momo olmak. Bizi seven insanlarla bir arada olacağımız, belki de çoktandır
1000Kitap
MomoMichael Ende · Pegasus Yayınları · 201782,3bin okunma
Reklam