Ben aslında dünyaya iki türlü temel bakış olduğunu düşünüyorum, kıymetli hocam. Bir tanesi, kendi ve öteki arasında duvarlar ören, izolasyonalist, sadece kendi için iyilik isteyen, dünyanın geri kalanını sömürülecek bir hammadde deposu, sömürülecek insan gücü kaynağı olarak gören kibirli yaklaşım. Bir tanesi de diğerkâm yaklaşım. Yani diğer insanla kendi aramızda duvarlar örmediğimiz, bilakis köprüler ördüğümüz, diğer insanı da Allah'ın bir kulu olarak görüp ona kıymet verdiğimiz ve onu istismar etmeyi asla aklımızın ucuna getirmediğimiz merhametli yaklaşım.
Meşhur heykeltıraş esasen kaya kütlesinin içindeki heykeli hayal eder, fazlalıkları atar. Aslında iyi yaşama sanatı da biraz fazlalıkları atma sanatı gibi.
Selam dostlar,
Alev Alatlı'nın ilk romanı olan bu eseri takdim etmek istiyorum. İlk romana göre hayret içinde bırakacak kadar da iyi. Tabi ki Alatlı gibi bir düşünce, dava kadınının yazacağı roman basit bir aşk romanı ya da sıradan bir dram olamaz. İstediği duyguyu okura geçirmek konusunda çok başarılı. Bu duyguları en son hangi kitapta hissettim hatırlamıyorum.
Kitabın konusuna gelecek olursak. Bir acı hikaye... Yaşadıklarını hiç hak etmemiş bir kadının öyküsü,dramı. Eleni'nin ya da Naciye'nin öyküsü.
Yaşadığı toprakların kaderini, ait olamamanın bedelini, kokusunu bedeninde taşıya taşıya, masum insanların kendine has güzelliğiyle göğüslemeye çalışan Eleni Naciye... Kader onu oradan oraya sürüklerken herkes haklı bir tek o haksızdı. Boyun eğdi tüm çektiklerine. Hiçbir yere ait olmadı. Kimse ona sormadı ne istediğini zaten o da sorgulamadı. Ağlayarak doğdu ağlayarak öldü kimlik boşluğu yaşayarak.. Savrulan kendine yurt bulamayan bulsa da mutluluğu kursağında kalan bir kadının penceresinden bize yansıyanlar işte...
Sadece tv programlarından aşina olduğum Alev Alatlı'nın edebiyatçı yönü ile bu kitap sayesinde tanışmış oldum. Tanışmama vesile olan @kapıyayınlarına çok teşekkür ederim.