"Bir insanın kaderi, dağdaki patika gibidir: Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelip durur. İnsan tek başına böyle bir yolda ilerleyemez."
Bizler savaşları hep kitaplardan okuduk. Tek bildiğimiz antlaşma tarihleri, zafer tarihleri, ateşkes tarihleri oldu. Ya da şöyle bir cümle okuduk mesela “Savaş zamanı insanlar kıtlık çekti, zorlandılar mücadele ettiler” üstü kapalı kolayca okunacak cümleler yani.
Peki, savaşların gerçekten insanları nasıl etkilediğini, yaşamlarını nasıl değiştirdiğini, nasıl süreçlerden geçtiklerini ciddi manada hiç düşündünüz mü?
Kendi adıma cevap verecek olursam hayır. Geçmişte insanların yaşadıkları zorluklar üzerine düşünen biri olmadım pek.
Ama Toprak Ana kitabı bana bir tokat gibi çarptı.
Aldı beni götürdü Kırgız Türklerinin topraklarına, II. Dünya Savaşına,
Tolgonay’ın hayatına, toprağın ekilip biçilmesine, ekmeğe, ekine, buğdaya, başaklara, emeğe olan saygıya…
Hepsini yaşadığı gibi yaşattı bu hikâye.
İliklerime kadar hissettim yaşanılan acıları, duyguları…
Savaş üzerine çok düşündüm mesela. Dünyadaki her toprak, her dağ, her çayır, her deniz bütün insanlığın olmalıydı. Sınırlar çizilmemeliydi, savaşlar olmamalıydı. İnsanlar evlatlarını toprağa gömmemeliydi. Ayrılıklar, gurbetler yaşanmamalıydı.
Ama yaşandılar, acılarda her zaman var oldu. İnsanlar dünyayı hiçbir zaman “paylaşamadı.”