Dünya bize verilmiş bir nesne değil, içine gömüldüğümüz ve onunla birlikte var olduğumuz bir varlıktır. Görmek, sadece gözle değil, varlıkla temas etmektir.
Kendimden başka kimseye ait olmadığımda, başkalarının da bende hiçbir payı kalmadığında, kaderin tüm bağlarını koparıp attığımda, özgür ve kendimle baş başa kaldığımda… ruhum bir nehir gibi akar.
Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik adlı eseri, yalnızca bir felsefe kitabı değil; insanın varoluşuyla, özgürlüğüyle ve kaygılarıyla yüzleştiği bir aynadır.
Sartre’a göre insan, özü olmayan bir varlıktır. Önce “var” oluruz, sonra kim olacağımıza karar veririz. Bu, kulağa özgürlük gibi gelir; ama Sartre’ın gösterdiği gibi, bu özgürlük aslında sonsuz bir sorumluluk yüküdür. İnsan, kendi seçimlerinden ve eylemlerinden başka bir şeye sığınamaz. Ne Tanrı’ya ne doğaya… Bu yüzden Sartre’ın dünyasında özgürlük, çoğu zaman baş dönmesi gibi yaşanır.
Varlık ve Hiçlik, felsefi bir metin olarak zordur ama değerli olan her şey gibi, çabayı hak eder. Okurken kendimizi hem evrenin merkezinde hem de hiçliğin kıyısında hissederiz. “İnsan, olduğu şey değildir ve olmadığı şey olmaya çalışan bir varlıktır” der Sartre. Bu cümle, kitabın bütün ağırlığını bir damla gibi yansıtır.
Roman boyunca okuyucu, Nietzsche’nin içsel yalnızlığı ile Dr. Breuer’in varoluşsal boşluğu arasında gidip geliyor. Yalom, bu iki adamı bir tedavi sürecinde buluştururken, klasik bir doktor-hasta ilişkisinden çok daha fazlasını inşa ediyor: İç dünyaya yapılan bir yüzleşme, modern psikoterapinin doğuşuna dair kurgusal bir başlangıç.
Nietzsche’nin filozofça sessizliğiyle Breuer’in çözülememiş tutkuları, aralarında geçen her diyaloğu yoğunlaştırıyor. Bu diyaloglar yalnızca karakterlerin değil, okuyucunun da kendisiyle yüzleşmesini tetikliyor. “Kurtuluş, kendine dönmektir” derken Nietzsche; aslında herkesin kendi zincirini fark etmesini istiyor.
Romanın dili hem akıcı hem de düşündürücü. Yalom, felsefi tartışmaları okuyucuyu yormadan sunmayı başarıyor. Nietzsche Ağladığında, bir kurgu roman olmanın ötesinde, insan ruhunun sınırlarını, özgürlükle yüzleşmeyi ve acıyla olgunlaşmayı anlatan bir tür varoluş metni gibi okunabilir.