Camus'nün Yabancı'sını okuduğumda, hani bazen kendimizi tam olarak tarif edemediğimiz o anlar olur ya, Mersault da sanki benim o anlarımın vücut bulmuş hali gibiydi. Kitap bitince "Aaa evet, aslında ben de bazen öyle hissediyorum!" diye mırıldandım.
Annesinin Ölümü ve O Kahve Meselesi
Şimdi düşün, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." diye bir cümleyle başlıyorsun kitaba. Beyninden vurulmuşa döndüm. Kim der ki böyle bir şeye? Ama sonra düşündüm, hani bazen öyle büyük şeyler olur ki hayatında, o an bir şey hissetmeyiz. Şoktan mı, neyden bilemezsin. Mersault'nun o kahve içişi, cenazede sıkılması falan, aslında bizim de bazen donakalmış hallerimiz gibi geldi bana. Sanki "Hayat devam ediyor be, ölenle ölünmez"in ultra versiyonuydu bu. İçten içe, bu "umursamazlık" aslında bir tür savunma mekanizması olabilir mi, diye sorguladım, Belki de o, duygularıyla başa çıkmak yerine onları yok saymayı seçti, tıpkı bizim bazen zor şeylerden kaçtığımız gibi.
O Güneş Yok mu O Güneş...
Ve sonra o cinayet. "Güneş gözümün içine giriyordu ve kafamı aşağıya eğdim." cümlesi. Allah'ım, bir insan güneş yüzünden mi cinayet işler? İlk başta güldüm desem yeridir, ama sonra Camus'nün ne anlatmak istediğini anladım. Hayatın ne kadar saçma sapan, anlamsız tesadüflerle dolu olduğunu. Hani bazen dersin ya, "Ya o an oradan geçmeseydim..." İşte Mersault için o an, o güneşti. Mantık arama, çünkü hayatın kendisi bazen mantıksız. Bu kısım bana, hayatın kontrolümüz dışında olan, bizi şaşırtan, hatta bazen şaşkına çeviren anlarını hatırlattı. Planlar yaparız ama sonra bir şey olur, her şey altüst olur. Mersault'nun cinayeti de tam olarak öyle hissettirdi.
Yabancı Dedikleri Adam, Aslında Bizim İçimizdeki O Tuhaf Ses
"Yabancı", benim için sadece bir roman değil, aynı zamanda kendi içime bir yolculuk