İbrates

6/10
·90 syf.··
2026 52. kitabı
Marukami seviyesinde olmamış , kitap toplumsal eleştiri içeriyor ama bu kitap ile marukaminin ne kadar şerefsiz olduğunu öğrendim. Toplumsal dayanışmaya karşı bireyselliği savunuyor. Evlilik gibi şeylerin kadını mutsuz edeceğini savunuyor , aslında kitap içindeki gündüz Japonya'nın 1980 yıllarında ekonomik balon olduğu refahın arttığı fakat insanların mekanikleştiği dönemi konu alıyor. Gece hayatı ise kabullenmeyi ve ölmeyi. Aslında kitap içinde resmedilen çocuk ve baba yüksek ihtimalle geceleri asla uyanmamasından yola çıkar isek sistemi kabullenişi ele alıyor. Özellikle çocuğunu babasına benzetmesi ve bir gün onun da sevimleyecegini bilmesi yine yüksek ihtimalle küçük çocuğun büyüyünce sistemin parçası olmasını anlatıyor. Marukami kanka bak kitabın sonunu getirmeyince havalı olmuyorsun reis anlıyor musun ? Allahsız kitapsız biri zaten kitap içinde ölümü resmeder iken materyalist ve daha çok septist bakıyor insan bir ruhani bir şeyler koyar akılsız akılsız yazmış. Genel olarak 10 üzerinden 6 yi hakeden bir eser , eser hızlı gidiyor haaa ek olaraktan yazayım şu anne karania dediği kitap ve geceleri bu kitabı okuması aslında geceleri özgürlüğü ona anlatıyor gerçek kitapta da anne karania 30 iq bir feminist diyebiliriz günümüz koşullarında ama trajik şekilde geberiyor kitaptaki karakter özgürlük yolunda belki de kitabın sonunda bizim ana karakterimiz de Anna karania gibi trajik biçimde geberiyor. Aklıma daha çok fazla şey geliyor ama yazı sığmaz bu eleman sürrealist ve post modernist yazdığı için ( bu eser aslında realist de aynı zamanda tam bir sentez) ne üdüğü belirsiz bir tablo ortaya çıkıyor ve her şeyi yorumlamak size düşüyor. Atasözü ile bitireyim : Bir haruki marukami kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış".
UykuHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20153,727 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
7/10
·72 syf.··
2026 47. kitabı
Carlo M. Cipolla’nın İnsan Aptallığının Temel Yasaları adlı eseri, kapağını kapattığınız an zihninizde alaycı bir gülümseme ile derin bir ürpertiyi aynı anda bırakan o nadir metinlerden biri. Kitap, ilk bakışta "Allegro Ma Non Troppo" (Neşeli ama çok değil) alt başlığıyla bizi muzip bir entelektüel oyuna davet ediyor gibi görünse de, aslında insanlık tarihinin en yıkıcı ve en az fark edilen gücünü—aptallığı—bir laboratuvar titizliğiyle masaya yatırıyor. Atmosfer, ortaçağın biber kokulu pazar yerlerinden modern üniversite kürsülerine kadar uzanan geniş bir zaman çizelgesinde, insan eylemlerinin absürt ama sistemli doğasını yansıtıyor. Metnin görünmeyen katmanlarında Cipolla, aptallığı bir "biyogenetik komplo" olarak tanımlayarak aslında hepimizin içten içe bildiği ama dile getirmekten çekindiği o karanlık gerçeği fısıldıyor: Aptallık sınıfsal, kültürel veya ideolojik bir mesele değildir; o, Doğa Ana’nın her gruba eşit oranda bahşettiği değişmez bir "altın oran"dır. Kitapta çizilen grafiklerdeki o meşhur "S" alanı, evrenin en büyük kara deliğini temsil ediyor. Cipolla’nın dehası, haydutluğu bile bir "mantık" çerçevesine oturtmasında gizli; bir haydut sizi zarara uğratırken kendine bir fayda sağlar, bu bir servet transferidir ve toplumun toplam refahını değiştirmez. Ancak aptal kişi, hiçbir kazancı olmadan başkasına zarar vererek evrensel entropiyi artıran yegane varlıktır. Bu noktada yazarın o sarsıcı tespiti yankılanıyor: "Akıllı kişi akıllı olduğunu bilir. Haydut, bir haydut olduğunun farkındadır. Saf kişi, acı verici bir şekilde kendi saflık duygusuyla doludur. Tüm bu karakterlerin aksine, aptal kişi aptal olduğunu bilmez". Bu "öz bilinç" yoksunluğu, aptalı en kusursuz ve öngörülemez bir yıkım makinesine dönüştürüyor. Kitabın en can alıcı kırılma noktası, bireysel
İnsan Aptallığının Temel YasalarıCarlo M. Cipolla · Islık Yayınları · 202360 okunma
Puan vermedi·64 syf.··
2026 42. kitabı
Günümüzün asıl hastalığı eskiden olduğu gibi virüsler veya mikroplar değil; depresyon, DEHB gibi sinirsel hastalıklardır. Bu hastalıkların altında ise yaşadığımız toplumun bize dayattığı mükemmeliyetçilik, başarı baskısı ve en iyisi olma zorunluluğu yatıyor. Eskiden var olan, kurallarla ve zorunluluklarla çalışan 'disiplin toplumu', yerini sürekli çalışan, hiç durmayan ve her zaman motivasyon sahibi olan 'performans toplumuna' bıraktı. Performans toplumu baskıyla ve kurallarla çalışmaz. O, başarı hırsıyla kendini sömürür ama bunu kendi özgür iradesiyle yaptığı için farkında bile olmaz. Başında bir patron yoktur; kişi hem av hem de avcıdır. Dayatılan ve sevimli gösterilen 'kendi işinin patronu olmak, asla yerinde durmadan çalışmak, hep daha iyisi olmak ve kimseye boyun eğmemek' fikri, müthiş bir motivasyonla kişiyi her zaman aktif olmaya itse dahi; yoğun rekabetin ve bireyselliğin olduğu bu gerçek dünyada bu fikir her zaman işlemiyor. Her şey mümkün değil, her şeyi yapamayız. Bu bitmek bilmez başarı baskısı 'depresifler ve mağluplar' yaratıyor. Şiddet sadece olumsuz şeylerden, bir düşmandan gelmez; aşırı pozitiflikten de doğar. Bilgi, iletişim ve üretimin aşırılığı sistemi adeta obezleştirir ve bizi tükenmişliğe iten asıl sebep bu doyumsuzluğumuzdur. Tükenmişlik sendromu, kişinin sürekli aynı performansı sergileme çabasından dolayı kendini bitirmesidir. Aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışmamız bizi ilerletmiyor, aksine olduğumuz yerde sayıyoruz. Yazar bu durumu, vahşi doğada hayatta kalmaya çalışan bir hayvanın sürekli tetikte olma haline benzeyen bir gerilemeyle açıklıyor. Sürekli bir uyarıcı ve gürültüyle dolu olan zihnimiz; derinleşmekten, odaklanmaktan ve sakinlikten yoksun bir hal aldı. Artık can sıkıntısı bir eziyete, sakinlik ve dinlenmek ise imkânsıza
Yorgunluk ToplumuByung-Chul Han · Açılım Kitap · 20152,162 okunma
10/10
·112 syf.··
2026 40. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 04 Mart 2026 11:33
O kadar ağır bir kitap idi ki aşırı fazla zamanımı aldı. Hoşuma hiç gitmedi kimseye tavsiye etmem. Kitabın içi cevher gibi idi 80 sayfanın içine hazine gömmüş ama toprak değil demiri kazmak gibiydi yeminle. Yapay zekâ kullandım incelemeyi anlatmak için şimdi şu şekilde : Mış Gibi Yapma Sanatı ve Etiket Dini Romanın kahramanları Jérôme ve Sylvie, aslında hiçbir şey olmak istemezler; sadece her şeye sahip olmak isterler. Onlar, günümüzün "old money" (eski zengin) estetiğine özenen, ama ay sonunu zor getiren kitlelerin 1960'lardaki prototipleridir. En büyük fantezileri, paraya doyup parayı umursamıyor gibi yapmaktır: > "Zenginliklerini unutacaklardı, bileceklerdi zenginlikleriyle gösteriş yapmamayı. Övünmeyeceklerdi bununla." > Ne kadar tanıdık, değil mi? Marka logosu görünmeyen ama binlerce lira eden o "sade" tişörtleri giyme arzumuzun birebir aynısı. Ancak gerçeklik çok daha acımasız ve komiktir. Bir tarz yaratmaya çalışırken düştükleri durum tam bir fiyaskodur: > "...İngiltere'ye yeni gelmiş, çok düşük maaşlı bir göçmenin son derece Avrupalı karikatürünü andırdı." > Estetik, kültür, sanat dedikleri her şey, aslında etiketlerin arkasına saklanmış bir görgüsüzlükten ibarettir: > "Lüks adını verdikleri olguda asıl sevdikleri, bu lüksün ardında yatan paradan başkası değildi çok kez." > "Zenginlik belirtilerine kaptırmışlardı kendilerini; yaşamdan önce zenginliği seviyorlardı." > 35 Metrekarelik Şato ve "Hak Etme" Yanılgısı Bugün hepimizin içini kemiren o "ben en iyisine layığım" kibrini Perec tek bir cümleyle özetler: > "Sahip olmaya layık olduklarından başka şeyleri yoktu." > Mükemmel hayatlar, Chesterfield divanlar, ipek gömlekler düşlerler ama uyandıkları yer 35 metrekarelik döküntü bir dairedir. Sahip olamadıkları o lüks, hayatı yaşanmaz kılar. Yaşadıkları sıkıntı
Hayat ve İnsan
ŞeylerGeorges Perec · Metis Yayınları · 20161,360 okunma
Melenkoni Tuzağı
Puan vermedi
Babalar ve Oğullar’ı ilk okuduğumda yaklaşık yedi yıl geçmişti üzerinden. O dönem ruh hâlim başka, yaşım başka, dünyaya bakışım bambaşkaydı. Kitabı elime aldığımda henüz içimde çocukluğun o cıvıl cıvıl tarafı vardı. Neşeye daha yatkındım. Hayata karşı sertleşmemiştim. Fakat bu roman beni karanlık bir yere çekti. İvan Turgenyev’in kurduğu atmosfer, o soğuk Rus taşrasının iç sıkıcı ağırlığı, karakterlerin iç dünyasındaki umutsuzluk… Bunların hepsi üzerime çöktü. İlk kez Rus edebiyatından ciddi anlamda nefret etmeye başladım. O kasvetli hava, insanın içini kemiren o anlamsızlık duygusu, hayatı griye boyayan o psikolojik ton beni rahatsız etti. Gençliğimin içinde, daha doğrusu çocukluğumun sınırında bir yerdeyken, bu kitap bana hayatın çirkin tarafını gösterdi. Ve ben buna hazır değildim. Özellikle romandaki nihilist figür — Bazarov — bende yoğun bir antipati oluşturdu. Onun her şeyi küçümseyen tavrı, değerleri yıkmaya yönelik kibri, duyguyu zayıflık gibi görmesi… Bu yaklaşım beni öfkelendirdi. İnançsızlığı değil mesele; ama insanı mekanik bir varlığa indirgemesi, sevgiyi biyolojiye, ahlâkı toplumsal alışkanlığa, idealleri boş romantizme indirmesi iticiydi. Sanki yıkmak için var olan bir zihinle karşı karşıyaydım. Daha da ilginci şu: Kitaptaki “ahlaklı” gibi görünen karakterler de beni rahatsız etti. Çünkü onların ahlâkı canlı bir bilinç değil, geleneksel bir kabuktu. Savundukları değerler derinlikli bir hakikatten değil, alışkanlıktan besleniyordu. Bu da bana samimiyetsiz geldi. Bir tarafta yıkıcı nihilizm, diğer tarafta düşüncesiz muhafazakârlık. İki taraf da içime sinmedi. Kitabın etkisinden zamanla çıktım. Hayata bakışım yeniden dengelendi. Fakat romandan geriye kalan tortu — o önyargı — kalıcı oldu. Rus edebiyatına karşı içimde bir mesafe oluştu. Yine de okumaya
Edebiyat
Babalar ve OğullarıIvan Turgenyev · Güçlü Yayımcılık · 200555,8bin okunma