Ayakkabı vurduğunda ayağının arkasında bir yara açılır, çorap giydiğinde o yara çoraba yapışır, çorabı çıkarttığında kabuk kopar ve tekrar kanar. İyileşmesi zaman alır. Ayakkabıyı çorapsız giyemezsin, çorapla giysen yine yapışır. Aile yaraları biraz böyledir. Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acıtmaya devam eder.
Onların mutsuz evliliklerinin yanında kendi sıradanlıkları yüceliyordu. İnsan kendi huzuruna sahip çıkabilmek için başkasının huzursuzluğundan beslenebiliyordu demek. Fakirin kuru ekmeğine bakıp kendi yavan ekmeğini öpüp başının üstüne koyuyor ziyafetteymiş hissine kapılabiliyordu.
"Ağız tadıyla pilav yiyemiyoruz yaa. Tabakta kalan pirinç sayısı kadar çocuğumuz olacağına inanıyor annem. O üç tane bırakmış üç çocuğu olmuş. Ben bir tane bırakıyorum, tek çocuk iyi diyorum. Israrla iki tane bıraktırıyor, kardeşsiz büyümesin çocuk diyor. Her pilav yediğimizde pirinçten çocuğumun yanına bir tane de pirinçten kardeş bırakıyorum. Abim itliğine beş tane bırakıyor. Annem, "yavrum bakamazsın beşine birden, ye onların iki tanesini, üç tane iyi, ye o iki çocuğu" diye yalvarıyor masada..."