Aa

Kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı. Beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. Yanlarına gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. İçlerinden biri muhtarmış. Benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan beri okulun kapalı durduğunu söyledi: "Daha harmanların hepsi kaldırılmadı. Çocuklar okula falan gelmezler. Beş-on gün oturup dinlenirsin!" dedi.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. Bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin manalı bir söze benziyordu. Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. Dünyada hiçbir koku beni bu kadar saramamış, kafamdan birbiri arkasına bu kadar çok hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.
Hanımefendiye bakıp onun nasıl bir melek sabrıyla hayatına sarıldığını görerek bunda, bu mücadelede bir büyüklük buluyor ve mademki mutlu olmak mümkün değildir, olmaya çalışmakta, mutlu olmazsa bile öyle görünmekte, güzel bir direniş, bir güç var gibi geliyordu; o zaman razı oluşta bir zafer duygusu değilse bile bir güzellik, özellikle bir rahat bulunduğunu anlıyordu. Halbuki hayata karşı isyan, insanı rahattan yoksun bırakıyor, felâketten felâkete değil, sefilliklere, rezilliklere atıyor, pislikleri içinde çalkalıyordu. Ve birdenbire aklına geldi ki, kış gerçi her şeyi çürütüyor, harap ediyordu ama öyle çiçekler ve fidanlar vardı ki, bunları onun zulmüne karşı önlemlerle, ça-balamalarla saklayabiliyorlar, koruyabiliyorlardı. Demek hayatın eylülünde de umutsuzluk ve bezginlik yerine çaba gösterme bir işe yarayabiliyordu; bu, gerçi, bahardaki serpilme ve açılma olamazdı, fakat hayattan daha fazlasını isteme-meliydi, bu bir gençlik olmamakla birlikte yine de bir hayat, özellikle sakin ve hiç olmazsa rahat bir hayat olurdu. Çabuk ve ateşle, tadını çıkararak yaşamak isteyenlere gelince; onlar hem başaramıyorlar ve hem de örtülü, kapalı kalıp gidiyorlardı; o da denemek istemiş ve bu kadar harap olmuştu.
Bir, Hanımefendi... Evet, Suad'm sevdiği ve saygı değer bulduğu yalnız o vardı, onun da, Beyefendinin nasıl kahırlarına, verdiği zahmetlerine katlanarak yaşadığını görüyordu. Beyin her şeyde, hemen gürleyen hırs ve öfkesinin, bir kere kırınca hiç karşısındakinin kalbini, hatırını düşünmeyip hırs almak, acı çıkarmak için ağzına geleni söyleyerek zehir saçışının masum ve katlanıcı bir kurbanı olduğunu gördükçe, "Nasıl sabrediyor ya Rabbi?" derdi. Şimdi hatırladı ki, henüz kızken kendisi de kötü bir kocaya düşerse, her şeye katlanan kadınlar gibi sabredip susmayacağım sanır, öyle iddia ederdi; fakat bugün, bu kadarına dayandığını görerek yavaş yavaş birbirini izleyerek gelecek böyle haksızlıklara bugünkü gibi sabrede ede bir gün alışacağını anlıyor, "Yavaş yavaş ben de onlar gibi bir oyuncak, bir hizmetçi, yalnızca bir hırs ve zevk aleti olacağım, hiç istediğim bir şey olmayacak hep istenen şeylere alet olacağım." diyordu. Ve buna dayanamayıp, "Hayır, hayır, buna bir çare bulmalı... Bu mümkün değil!" demek istiyordu. Şimdiye kadar bunu yapmıştı, fakat arzu ve sevgiyle, aldandığını bilmeyerek... Şimdi artık biliyordu, artık şimdi... "Herkes aldanmıyor mu? Herkesin mutluluğu böyle bir aldanmanın sonucu, bir farkına yaramayısın lütfü değil mi?" diye düşünüyor, "Ah, aldanabilsem, hiç olmazsa yine aldansam!" dileğiyle yanıyordu; fakat artık mümkün değildi, gözleri o kadar açılmıştı ki, artık hep görüyordu.
Bu, bütün hayatlarının ilk kavgasıydı. Süreyya bu inada, bu şiddete önce şaştı, sonra kızdı, soğuk, kesin davrandı; başarı umudu sönen Suad, gittikçe acı, işe yaramaz bir karamsarlıkla kalacağını anlayarak kanlı bir öfke içinde boğuluyordu; ilk defa olarak kendisini savunmak için her şey hazır, birbirlerini kırabilecek, yabancı iki düşman gibi bakıştılar; ve bundan, yalnız Suad yaralı çıktı. Onu en çok harap eden, yaralayan şey, Süreyya'nın "yalnızca bir istese kalabileceği" me-selesiydi ve yalnızca istemediği için kendisini bu kadar kırdığını görünce, yüreğinde bir öç ihtiyacı doğuracak kadar hırslanıyordu. Aklına, Süreyya'nın babasından yakınmalarının ve nefretinin sebebinin de bu hükmetme duygusu olduğu gelerek, "Bunun için yakmıyordu, şimdi işte kendisi aynı şeyi bana yapıyor!" diye ona, "Lâkin, demek ki sen de kötüsün; kendin ona kötü demiyor muydun? öyleyse kendin niçin yapıyorsun?" diyeceği geliyordu. Demek, herkesin başkasında yakındığı şey kendisinde bulunabiliyor ve bunu fark etmeyerek, başkalarında suçladığı şeyi kendisinde olağan görüyordu. Ama niçin bunu onun yüzüne haykırmıyor-lardı? İşte, kendisi bunu haykıramayacak mıydı? Ve onun bu haksızlığı altında kalıp haykırmadıkça hiddetinin çoğaldığını, boğulduğunu hissediyordu, ömründe ilk defa, evliliğin anlamı önünde güçsüz ve sessiz kalıp, sonunda anlamak zorunda kalıyordu. Koca denilen birinin haklı haksız keyfine esir olmaktan başka bir şey olmayan, mutlu denilenle-riyse onun her türlü heveslerine şartsız boyun eğmekten başka bir şey olmayan evlilik, ona tiksindirici geliyordu. Artık Süreyya ona bir düşman görünüyor, "Şimdiye kadar da böyle miydi?" diye şaşıyordu. O zamana kadar hiç böyle bir fırsatla bunu anlamamıştı, çünkü hep söz dinlemişti, hep onun isteklerini daha ortaya çıkmadan keşfetmeye, yerine