Bu, bütün hayatlarının ilk kavgasıydı. Süreyya bu inada, bu şiddete önce şaştı, sonra kızdı, soğuk, kesin davrandı; başarı umudu sönen Suad, gittikçe acı, işe yaramaz bir karamsarlıkla kalacağını anlayarak kanlı bir öfke içinde boğuluyordu; ilk defa olarak kendisini savunmak için her şey hazır, birbirlerini kırabilecek, yabancı iki düşman gibi bakıştılar; ve bundan, yalnız Suad yaralı çıktı. Onu en çok harap eden, yaralayan şey, Süreyya'nın "yalnızca bir istese kalabileceği" me-selesiydi ve yalnızca istemediği için kendisini bu kadar kırdığını görünce, yüreğinde bir öç ihtiyacı doğuracak kadar hırslanıyordu. Aklına, Süreyya'nın babasından yakınmalarının ve nefretinin sebebinin de bu hükmetme duygusu olduğu gelerek, "Bunun için yakmıyordu, şimdi işte kendisi aynı şeyi bana yapıyor!" diye ona, "Lâkin, demek ki sen de kötüsün; kendin ona kötü demiyor muydun? öyleyse kendin niçin yapıyorsun?" diyeceği geliyordu. Demek, herkesin başkasında yakındığı şey kendisinde bulunabiliyor ve bunu fark etmeyerek, başkalarında suçladığı şeyi kendisinde olağan görüyordu. Ama niçin bunu onun yüzüne haykırmıyor-lardı? İşte, kendisi bunu haykıramayacak mıydı? Ve onun bu haksızlığı altında kalıp haykırmadıkça hiddetinin çoğaldığını, boğulduğunu hissediyordu, ömründe ilk defa, evliliğin anlamı önünde güçsüz ve sessiz kalıp, sonunda anlamak zorunda kalıyordu. Koca denilen birinin haklı haksız keyfine esir olmaktan başka bir şey olmayan, mutlu denilenle-riyse onun her türlü heveslerine şartsız boyun eğmekten başka bir şey olmayan evlilik, ona tiksindirici geliyordu. Artık Süreyya ona bir düşman görünüyor, "Şimdiye kadar da böyle miydi?" diye şaşıyordu. O zamana kadar hiç böyle bir fırsatla bunu anlamamıştı, çünkü hep söz dinlemişti, hep onun isteklerini daha ortaya çıkmadan keşfetmeye, yerine