Aa

"Bu şimdi artık toprak, çamur olanlar, ömürlerinde benim gibi böyle bir mutluluğa aday olup da onu birtakım temelli ve temelsiz kuruntularla reddettilerse, ne kazandılar?" diye söylendi. Evet, ne kazanmışlardı? İşte, yapan da yapmayan da aynı toprağı, aynı çamuru oluşturduktan sonra, hep bir sonuç için kesin, mutlulukları tepmek cinneti neye yaramıştı? Hayatın böyle büyük fedakârlıklara, el çekmelere, ağır görev duygularına dayanıklılığı var mıydı, buna lâyık mıydı? Bu yalnızca insanların, özellikle insanlığın esenlik ve rahatı için konulmuş, kesin faciaları örtbas etmek için düzenlenmiş bir kanun değil miydi? İnsanla toplumun bu mücadelesinde yine kim yenilmişti, hâlâ kim yenilmekteydi? Hem niçin, hayatta binde bire nasip olmayan büyük mutlulukları böyle feda etmeli, sonu ölüm olduktan sonra niçin hayatı da böyle temelsiz kanunlar için zorla ziyan etmeliydi? Hatta insanlık, hatta doğa, insanı buna zorlayıp götürmüyor muydu? İhtiyaçların ne temelli, ne sağlam, asıl doğal olduğu için ne müthiş ve üstün bir kanun olduğunu düşünerek, dünkü korkularını boş değilse bile yararsız buluyordu. Aşktan başka her şeyin boş olduğunu düşünüp hayata sarılarak, bundan verebildiği kadar, alınabildiği kadar zevk ve mutluluk almak hırs ve ateşiyle, hayatının izin vereceği kadar yaşamak ihtiyacıyla coşup yürüdü.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Evet, her şey çürüyor, her şey... İnsanlar çürümeyecekler mi? Eylül'de, sanki bahara özlem çeken üzgün bir tazelik, sanki üzerine çöken kışın, kendisini yok etmek isteyen sonbahara rağmen devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden yoksundur ve kendisinde de dayanma gücü kalmamıştır. Doğa da bunu anlamış gibi, acı bir düşünceyle üstüne çöken ıssızlığın, yasın altında ezilerek durur. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar dayanabilirse dayansın kışın üstün geleceğini, artık her şeyin, her umudun bittiğini, buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir güçsüzlükle ağlar... Ne renk, ne de güzel koku... işte yapraklar ölüyor... Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı; her şey çürüyor, oh!.. Her şey çürüyor... O zaman Eylül kendisine, doğada ilk yılgınlık ayı, ölümlülüğü ilk duyma ayı, ilk yararsız ve acı mücadele arzusu gibi, hayatın ne olduğunu anlayıp farkına varılmadan geçen güzel geçmişin özlemiyle ilk boynu bükülen ay gibi göründü. Ayaklarının altında çamurlanmış çürük yapraklara bakarak, "Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürüyeceğiz." diye düşündü. Demek ki çürüyecekti, o da çürüyecekti? Böyle, hiçbir mutluluk gelmeden, daha henüz beklerken, özellikle hayatının nasıl hiçbir şeyin farkına varmadan geçmiş olduğunu anladıktan sonra, artık bir şey yapmanın mümkün olmadığını da görerek, böyle çürümek, bitmek, ona pek insafsızca, pek acı geliyordu. Halbuki, işte onda yaşamak için daha şiddetli bir istek, mutluluktan yoksun olmamak, hayatım kaçırmamak için derin bir ihtiyaç, gerekirse mücadele yeteneği vardı. Fakat her şey boş değil mi? Ne olsa, ne yapılsa, kış gelmeyecek mi? Ya gelinceye kadar... Hiç mi, hiç mi bir şey yapılamaz? Böyle görerek, anlayarak, bile bile hayat ve mutluluktan el çekmeye dayanmaktan başka bir şey
Kendi hayatı da böyle değil miydi? Son günlerin güzelliğinden sonra şimdi yine imkansızlığa, hüzün ve sıkıntıya düşmemiş miydi? Tıpkı şimdi düştüğü gibi, yaz da farkına bile varmadan, nasıl elindeki mutluluğu kaçırıp ilk kış hücumuyla kederleniyorsa, o da demin anlayıp eski günlerin özlemini çekmemiş miydi? Hayata yeni baştan başlamak arzusu, bugün tekrar yaz olsun isteği gibi bir şey değil miydi? Bir yıldır onu harap eden kaygıların, acıların ne olduğunu artık iyi anlıyor, "işte benim Eylül'üm!" diyordu. Eylül!.. Henüz renk ve güzel kokular bitmemiş, fakat baharın bol renkleri hissedilmez şekilde kaybolmuştu. Bu kayboluşta geri gelmek ister gibi bir eda vardı, ama bu boş, acı, hırçın bir edaydı ve buna karşın baharın rengi soluverdi. Artık uyanmış, doğanın ruhunu görüyordu; yaprakların nasıl sararmış, birçoğunun düşüp çamurlarda çürümüş olduğunu görüyor ve şimdi, hava ne kadar güzel olsa, ne kadar geçici, bu renk ve güzel kokuların ne kadar vefasız, ne kadar ele avuca sığmaz, eldeyken değeri bilinmemiş, öylece harcanmış bir hazine olduğunu acı acı görüyordu; işte artık ne bir çiçek kalmıştı, ne de güzel bir koku... Artık dayanma gücü de kalmamıştı, hepsi çürümüştü... önceleri yağmur yağ-sa umursamazlardı, yağmurdan sonra yeni bir hayat, yeni bir tazelik gelirdi; şimdiyse... İşte yağmur, işte kış, her şeyi çürütüyordu. Her şeyi...
"E, ne olacak?" dedi. "Geçenki havaları düşünsene... Neydi o yağmur, o rüzgâr? Ama dün ve önceki gün ne kadar parlaktı, bir yaz günü gibi..." "Buna sonbahar demişler!.. Bu kadar güzellik ve sıcaklık verdikten sonra, Eylül'den ne beklenir? Malûm ya, Eylül hüzün ve yas ayıdır." Bu söz üzerine Suad'a hayatının bu çağı, ömrünün, kadınlığının Eylül'ü gibi geldi. Eylül! öyle bir ay ki, geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir. Eylül, esef ve özlem ayıdır, içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür, özlem çeker..
Suad bunları dinlerken Süreyya'nın yüzüne bakıp söylediklerini asla duymayarak, ama böyle habersiz, hep kendi havasıyla meşgul olmak için insanın ne olması gerekeceğine şaşardı. Bunları gördükçe, Süreyya'yı tanımayacağı gelirdi. Ona yabancı görünüyor ve şaşırarak, "O kadar zaman ben bu adamı tanımayarak yaşamışım, hem de son derece yakın bir hayatla..." diyordu; dış görünüşlere pek aldanıp verilen kararların hayatımızda nasıl etkiler yaptığını, "Süreyya'nın da her şeyini bilirim!" derken, nasıl hiç beklemediği huyları çıktığını görüp, "Ben bunları bilmiyormuşum, başka bir adammış... Nasıl yaşadım ya Rabbi, nasıl?" diyordu. Sonra bu düşünceleri, geri dönüş, pişmanlık, kendisini kabahatli görme izlerdi. Bunun hep yalnızlığın günahları olduğunu gördükçe, daha da sıkılıyordu.