Aa

Ama, niçin bu düşüncelere kapılma-lı, niçin elinde olmayarak nefret ettiği hainlik ve kirlilik âlemine girmeliydi? İçinde bulunduğu çıkmazın nasıl bir uçuruma gittiğini, bazen onların yanında, Suad'a bakarken içinin nasıl "Seni seviyorum, seviyorum!" diye haykırmak için yandığını hissedip esir kaldıkça, inliyordu. Bunun, düşünce yanı bir tarafa bırakılırsa, insanlık kanunu gözünde nasıl haince bir denklem olduğunu gördükçe ve çoğala çoğala bu ateşin nasıl iltihap olacağını düşündükçe, iki imkansızlık açasmda çırpınmaktan doğan bir ateş içinde kalıyordu. Onda her alışkanlık bir kere eyleme geçince, hastalıklı bir telâşla artar; on beş gün, sürekli olarak bu duygusuna esir olduktan, ötekileri hep susturup yöneterek, yalnız onun egemen olmasına, her türlü işkil ve kaygının susmasına o kadar alıştıktan sonra, şimdi korku ve telâşa o kadar esir oldu ki, bu sabah kendini kendisinden nefret ve iğrenmeye iterek, perişan ederek yıktı. Birden, uçurumun karanlığına ve ateşine düşmüş kalmıştı. Onun bütün kirliliklerinde boğuluyorum sanıyordu. Nasıl korkak bir çaresizlikle, nasıl dönüş olasılığından yoksun bir üzüntüyle düşmüş olduğunu anlıyordu. Bu sırf hayalden olduğu için bir kötülük beklemeyeceğine, niyetinde bir fesatlık bulunmadığı için korkulmayacağına, boşuna kendisini inandırmaya uğraşıyordu. Bunların itiraf edilemeyecek, keşfedilse suçlanacak şeyler olduğunu reddedemeyerek, "Ne yapmalı?" diyordu; fakat kaçmak, butekcare, buradaki dingin hayatı bırakıp yine o kâbus ve kalabalık içine girmek... Bu, elinde olmayan, isteyerek yapamayacağa fedakârlıktı... Son tehlikeye kadar oturup sonra kaçmaktan başka çare yoktu, halbuki hiçbir zaman tehlike o dereceye gelmeyecekti. Bunlar tereddütlere, tereddütler düşüncelere sebep oluyor, gecelerini fırtınalı geçirmesine yol
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Fakat bir gün, "Ben ne yapıyorum?" demeye başladı. "Ah, çünkü insanım; insanlık, taştan yaratılmış olmamak..."
"Ah, eğer sen de yalansan Suad, eğer sen de ihanet içindeysen!.. O halde kime tutunmalı? Neye inanmalı? Neye inanmalı?" diye ağlayacağı geliyordu. Ah nasıl anlıyordu, iki aydan beri sanki gördüklerine, ciddi deneyimlere dayanarak kurulan felsefe binasının, onu büyük bir teselli soluğu ile serinleten, yaşamaya cesaret ve umut veren bütün hayallerinin birden ne kof, ne gülünç bir biçimde boş olduğunu anlıyor, onların yıkıntısı altında nasıl harap oluyordu?! Ah, hepsi de boş, hepsi mi haindi? Demek hepsi, istisnasız hain olabilirdi? Her şey boş, hep felsefeler, inançlar, meslekler, hepsi... Ama bu kadınlardan bir tane olmayacak mıydı ki, yüce bir ihtiyaca bağlanmış, hayalî yüksekliklerin özlemini çekerek bu kirliliklerden nefret duyup, temiz yaşasın? Hiç, hiçbir tane? Halbuki o, bu imkânsızlığı mümkün sanmıştı. Hayatın akışına kesin etkisi olan düşüncelerin ne kadar bizim ruhumuza, ihtiyaçlarımıza uydukları için ortaya çıkması ve nasıl işte, yalnızca onun için doğru sayıldıklarını tekrar kabul etmek zorunda kalması, dünyada sabit, düzenli bir gerçek, yüce bir düşünce olmayıp, zamana, mekâna, kişiye göre, hep boş, hep anlamsız kalışlarını tekrar görmesi onu eziyordu. Suad'ı öyle görmüştü, çünkü ruhunda öyle bir ihtiyaç, bir namus özleyişi vardı; şimdi kendi büyüttüğü, kendi yükselttiği hayal amacının ne kadar kendiliğinden büyümüş, yok hükmünde, kuruntudan ibaret bir şey olduğunu görüyordu.
insanlar hakkında deneyimlerden sonra insanlardan kaçar olmasını artırarak vardığı sonuçlar, ona şimdi pek zalimce, pek kesin görünüyordu; böyle şeyler hakkında kesin hükümler vermek kadar budalalık olmadığını kabul ederek o halini haksızlık sayıyor, bütün Suad gibi yüce kadınlardan, yürekten af diliyordu. Suad'ın saflık ve dinginlikle dolu bakışı onu ağlatacak kadar etkiliyordu. Bütün yüzünde, dudaklarında, alnında öyle bir namus hâlesi görüyordu ki, önceden beri bu şeylerle meşgul olduğu için, olanca önemiyle takdir ediyor ve "Herkes de benim gibidir, değil mi?" diye, deneyimli geçinenlere gülüyordu. "Hep kabahat, genelleme yaparak sonuç çıkarmada!" diyordu. "Sınırlı bir bakış açısıyla bakıp genellemek... İşte bir cinayet! Oh, beni affetsinler." Sonra, asıl bunun cezasını kendisinin çektiğini düşünerek yüreğinin bütün içtenliğiyle, büyük bir ihtiyaçla mutluluk ânının artık gelmesini diliyordu.
Başka çare olmadığını, alışmak gerektiğini görüyor, alışkanlığın büyük bir güç olduğunu anlıyordu ve çevresine bakınca herkesin hayatında birçok yaralar, çöküşler, belâlar görüp alışkanlıkla bunları unuttuklarını düşünerek hayatı bu kadarcık izni için bile seviyordu. İşte hayatında bulduğu en büyük iyilik, bütün kötülüklerini ödün-leyecek kadar büyük bir lütuf, bu alışabilme yetişiydi. Herkes felâketlerine dayanmayla başlıyor ve dayanmaya alışarak direnebiliyordu.