"Ah, eğer sen de yalansan Suad, eğer sen de ihanet içindeysen!.. O halde kime tutunmalı? Neye inanmalı? Neye inanmalı?" diye ağlayacağı geliyordu. Ah nasıl anlıyordu, iki aydan beri sanki gördüklerine, ciddi deneyimlere dayanarak kurulan felsefe binasının, onu büyük bir teselli soluğu ile serinleten, yaşamaya cesaret ve umut veren bütün hayallerinin birden ne kof, ne gülünç bir biçimde boş olduğunu anlıyor, onların yıkıntısı altında nasıl harap oluyordu?! Ah, hepsi de boş, hepsi mi haindi? Demek hepsi, istisnasız hain olabilirdi? Her şey boş, hep felsefeler, inançlar, meslekler, hepsi... Ama bu kadınlardan bir tane olmayacak mıydı ki, yüce bir ihtiyaca bağlanmış, hayalî yüksekliklerin özlemini çekerek bu kirliliklerden nefret duyup, temiz yaşasın? Hiç, hiçbir tane? Halbuki o, bu imkânsızlığı mümkün sanmıştı. Hayatın akışına kesin etkisi olan düşüncelerin ne kadar bizim ruhumuza, ihtiyaçlarımıza uydukları için ortaya çıkması ve nasıl işte, yalnızca onun için doğru sayıldıklarını tekrar kabul etmek zorunda kalması, dünyada sabit, düzenli bir gerçek, yüce bir düşünce olmayıp, zamana, mekâna, kişiye göre, hep boş, hep anlamsız kalışlarını tekrar görmesi onu eziyordu. Suad'ı öyle görmüştü, çünkü ruhunda öyle bir ihtiyaç, bir namus özleyişi vardı; şimdi kendi büyüttüğü, kendi yükselttiği hayal amacının ne kadar kendiliğinden büyümüş, yok hükmünde, kuruntudan ibaret bir şey olduğunu görüyordu.