Aa

1995 yazına girerken... Londra şehrinin güneyinde taksiye binmek zorunda kaldım bir akşam. Şoför bir kadındı. Nereli olduğumu sordu ve bir iki hafta içinde Türkiye'ye döneceğimi öğrenince, "Ne şanslısın, senin dönecek bir yerin var," dedi. İyi bir şey, insanın dönecek bir toprağının olması...
Reklam
Sonra üç beş dakika nasihat etti. Ama can sıkıcı, snopluk kokan bir biçimde değil. Çok efendi, kibar tavırla, coğrafyamızı ve Türkiye'yi iyi tanıdığını, çok sevdiğini, şahane bir ülkemiz olduğunu, mutlaka dönmem gerektiğini anlattı. "Eğer burada kalırsan, her ne iş yaparsan yap eninde sonunda ikinci sınıf muamelesi görürsün ve hiçbir zaman kendini çok iyi hissetmezsin," dedi. Şunu ekleyerek; "İngiltere'nin sana ihtiyacı yok, ama ülkende yararlı olabilirsin, eğitimli insana ihtiyacınız var."
Birine kal ya da git denir mi? Diyen olur da demeli mi? Nasihat makamında olmadığımız gibi git ya da dön dairesi memuru da değiliz. Hiç birimiz değiliz. Gitmek ve kalmak, gitmeden ve kalmadan bilinebilecek, sonuçları öngörülebilecek tercihler değil.
"Sorun şu ki 'gitmek isteyenlerin' derdi, orada bir yaşam kurmaktan çok, burada yaşamamak. Türkiye'de yaşamamayı, bir gelecek tercihi olarak benimsiyor oluşları."
Kendisini biraz geliştirmiş, iyi okullarda okuyan, bir dili iyi kötü öğrenmiş daha ziyade orta ve üst, orta tabaka mensubu ailelerin çocukları gitmek istiyor memleketten. Gitmek istiyorum diyenlerin sayısı artıyor hızla. Lisans ve lisansüstü eğitim için değil yalnızca. Yaşamak, yerleşmek için. Bir gelecek görmüyorlar bu ülkede. Şımarıklık, bencillik, sorumsuzluk, umutsuzluk.. Böylesine kitlesel bir gitme isteğini ve umutsuzluğu 17-18 yaşındakileri insanları itham ederek, küçük görerek ele almak doğru olmaz.
Reklam