Bir köy bekçisi, işlek bir yolun sakin bir saatinde elinde tüfeğiyle yolda giderken Ali Efendi’yi hatırlar; üzerine methiye söyler ve cezbelenir. Yola uzanıp çırpınırken elindeki tüfeği düşer. Bir süre sonra kalkar gider ve tüfeğini orada unutur. Bunun üzerinden iki gün geçtiği hâlde tüfeğini bulamaz. Bekçi tüfeğine ne oldu diye kara kara düşünürken Ali Efendi bekçiye haber yollar: "İki gündür bize tüfek bekçiliği yaptırıyor, gitsin düştüğü yerden tüfeğini alsın," der. Bekçi haberi alır almaz apar topar düştüğü yere gider; yol işlek olduğu hâlde iki günden beri tüfeğinin yolun ortasında durduğunu görür.
Veysel Karani’nin hayatını okurken gözlerimden yaş bir an olsun eksilmedi; kitabın başlığı o "annesinin kölesi, Peygamber aşığı" olan güzel evliyayı gerçekten tam yerinde yansıtmış. Efendimize olan aşkı o kadar derin ve içten işlenmiş ki, okurken o kutsal duyguyu sanki bizzat onunla birlikte yaşıyorsunuz. Yaşadığı onca imkansızlık ve zorluğun anlatımı her ne kadar harika bir kalemle sunulmuş olsa da, hissettirdiği o yoğun hüzün insanı derinden sarsıyor.
Hz. Âmine’nin o mücella hayatını ve kâinatın gözbebeği olan Muhammedi Nur’un izini süren bu eser, insanı günlük hayatın keşmekeşinden çekip alıp bambaşka bir huzur iklimine bırakıyor; özellikle aralara serpiştirilen o iki beyitlik derin dizeler, ruhu dinlendirirken anlatılanların manevi ağırlığını kalbe nakşediyor. Kitabın alışılmış siyer anlatımlarının dışına çıkarak, ismini pek duymadığımız peygamberlerin hikmet dolu kıssalarına ve o kutlu nûrun Hz. Âmine’ye ulaşana dek geçtiği duraklara yer vermesi, okuru sadece bilgilendirmiyor, aynı zamanda tam bir mutmainlik hissiyle sarmalıyor. Bu naif üslup sayesinde, Efendimizin annesinin yaşadığı o eşsiz teslimiyeti ve tevhid silsilesinin muazzam halkalarını okurken sanki o anları bizzat yaşıyor, manevi bir arınma sürecinden geçiyorsunuz.