Bir yığın dogma, kötü değerler ve yanlış fikirler. Hayatıyla ne yapacağını bilmemesi insanın bir tür psişik hastalığı. Felaket alışkanlıklar. Dünya nimetlerinin anlamsız israfı. Kendiyle takıntılı olarak varlığın hakiki ruhsallığına açılma yetisinin olmayışı. Tüm bu sorular hakkında aşırıya kaçan, uzlaşılmaz birine dönüştüğümü hissettim. Gerhart'a yazdım: "Herkesin fikrine karşıyım, herkes de benim fikrime, bu inanılmaz. UYANIYORUM!"
Artık orada olmayan bir şeyi özlemenin ani ıstırabı, insanın aniden elinden düşen bir kavanozun paramparça olması gibi. Tek başınıza parçaları topluyorsunuz, hangisinin nereye geleceğini buluyorsunuz, sonra da özenle hepsini teker teker birbirine yapıştırıyorsunuz. Sonunda kavanozun parçaları bir araya gelmiş oluyor ama kavanoz eskisi gibi olmuyor. Hem daha kusurlu hem de daha değerli oluyor. Ayrıldıktan sonra bellekte tutulan sevgili bir yerin ya da sevgili bir insanın imgesine de böyle bir şey olur.
İnsanlar kendi varoluşlarına ve acılarına, eskiden hiç olmadığı kadar, tek başlarına, zamanın ve evrenin uçsuz bucaksız arenasında bir yer bulmaya çalışıyorlar.
Herhangi bir ülkedeki televizyon haber spikerlerini düşünün. Bu spikerler bedensizleştirilmiş olanın mekanik zirvesidir. Onları icat etmek ve onlara bugün yaptıkları gibi konuşmayı öğretmek sistemin yıllarını aldı. Bedenler yok, Zorunluluk da yok – çünkü Zorunluluk varolana özgü bir durumdur. Gerçekliği gerçek yapan şeydir. Sistemin efsanesinde ise yalnızca henüz gerçek olmayana, sanal olana, bir sonraki alışverişe yer vardır. Bu da izleyicide iddia edildiği gibi bir özgürlük (sözümona seçme özgürlüğü) duygusu değil, derin bir tecrit edilmişlik duygusu yaratır.