Doğu ve Ortodoks kiliselerinde çok önem verilen taç takma, Tanrı'nın evlilik sırrı ile çifte verdiği görkem ve onur ile gelin ve damadın hüküm sürecekleri kendi küçük krallıklarının yani aile kilisesinin kralı ve kraliçesi olarak taç giymesinin sembolize etmektedir. Genellikle Rus geleneğinde gümüş gibi metallerden, Grek geleneğinde yaprak veya çiçekten yapılmış taçlar kullanılmaktadır. Bazı geleneklerde taçlar, çiftlerin bağlılığına işaret etmek üzere birbirine bağlanmaktadır. Doğu kiliselerinin bu geleneği ile gençleri evlendirmek anlamında kullanılan "başlarını bağlamak" deyiminin ortak bir kültürel iz taşıması muhtemeldir.
Boşanmış kadınla yapılacak evliliğe genellikle iyi gözle bakılmamış ve bilgeler tarafından "Birinci koca evinden kötü bir kadını, bir felaketi gönderdi, ikinci koca ise evine kötü bir kadını, bir felaketi aldı. Sonuçta ya adam ondan nefret edecek ya da kadın onu toprağa gömecektir " (TB, Gittin, 90b.) şeklinde ifadeler sarf edilmiştir. Yine Talmud'da "Boşanmış bir kadınla evlenen boşanmış bir adamın yatağında dört akıl olur" (TB, Pesachim, 112a.)
Bütün bunların yanında erkeklerin eşlerinden boşanmaları ve boşandıktan sonra yeniden evlenmelerinde kadınlar için geçerli olan sorunlar söz konusu olmamıştır.
Yahudi tarihinin erken dönemlerinde kadınların aile içerisinde önemli bir yere sahip olmalarına rağmen hiçbir zaman kocalarının statülerine yaklaşamadıkları görülmektedir. Erkekler hep kadınların üzerinde hakim olmuşlardır. İbranice'deki "baal" kelimesi hem "koca" hem de "mal sahibi" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla kocanın, karısı üzerindeki hakimiyeti mal sahibinin hakimiyeti gibidir. Tanah'ta kadının köle, cariye, öküz ve eşek ile birlikte kocanın mal varlığı arasında bulunduğu ifade edilmiştir. (İşaya, 4:1) Buradan hareketle, kadınlar kocalarının isimleri ile çağrılmışlardır. Diğer taraftan kendilerinden beklenen tavırları sergileyen kadınlar fazlasıyla övünmüş ve böyle kadınlarla evli bulunan erkekler de şanslı addedilmişlerdir.
Aile ile din arasındaki bu bağı görmek istemeyen ülkelerden biri de Türkiye'dir. Türkiye'nin tarihi ve düşünsel hayatındaki çatışmacı ve uzlaşmayan ikili yapı yani seküler ve dindar gruplar, tüm alanlarda olduğu gibi aile hakkında da çözümsüzlüğün baş müsebbi konumundadır. Herkesin kendi düşünce, inanç, ideoloji ve yaşam tarzını diğerine dayatma çabası ve topluma hâkim olma arzusu, yukarıda bahsettiğimiz belli bir aile tipolojisinin idealize ve tek gerçeklik olarak sunulması problemiyle özdeşleşmektedir. Ancak Türkiye'nin içinde bulunduğu anomik şartlarda aileler, şu an sadece bireyselliğin ve tüketimin hazzına kendini bırakmış bir tavrı benimsemiş gözükmektedir.