Sadakat mi Liyakat mi?
Sadakat; kendisine lütuf ve ihsanda bulunana, iyilik yapana dürüst niyetlerle bağlılık gösterme, bu bağın hilafına hareket etmeme, vefakâr olma manalarına gelen ahlâkî bir terimdir. Liyakat ise bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunlukta ve yeterlilikte olması manasına gelir. Her ikisi de son derece methe layık birer vasıftır.
Bunların hangisi daha mühimdir, öncelik hangisinindir tartışmasına girmeden şunu ifade edelim ki; her ikisine sahip olan bir dava adamının, hizmet neferinin değeri, som altınlarla takdir edilemez.
Demek ki bir işte muvaffak olmanın en mühim iki yolu, bu iki vasfa sahip olmaktan geçer. Eğer sadakat olmazsa ahlâkî bozulma başlar, doğru olan bir kenara bırakılır, menfaat ön plana çıkar. Liyakat olmazsa düzen bozulur, kalite düşer ve başarısızlık kaçınılmaz olur.
Muhbir-i Sadık Efendimiz (s.a.v.), idarecilerle alakalı şöyle buyurmuştur: “Allah, bir emir için hayır diledi mi ona doğru sözlü bir vezir nasip eder.” Çünkü vezir “vizr” kökünden gelir. Yani yük, ağırlık demektir. Vezir de emirin yükünü çeker, mesuliyeti ağır olan emaret işinde ona yardımcı olur. Bir idareci için en büyük nimet, sadakat ve liyakat sahibi bir yardımcıya sahip olmasıdır denilse herhalde mübalağa sayılmaz. Çünkü böyle bir yardımcı, bu vasıflara sahip olmayan nice yardımcıdan daha makbuldür. Zira yükün çoğunu o alır.
Şimdi gelin, hayatı ibretlerle dolu Ayaz’ın sahip olduğu sadakat ve liyakat sayesinde kaç vezire bedel olduğuna bir göz atalım.
Melik Ayaz’ın sarayda gördüğü değeri, bulunduğu mertebeyi kıskanan diğer vezirler bir gün Sultan Gazneli Mahmud’a: “Ayaz denilen bu hizmetçinin ne marifeti var ki, sen ona bu kadar değer veriyorsun, şu kadar kişinin ücreti kadar ücret ödüyorsun?” diye sordular. Sultan Mahmud, bu soruyu duymazlıktan gelerek