Eğer medeniyeti anlamak, anlatmak ve ihya etmek istiyorsak mekâna boş bakamayız. Çünkü "mekân" kelimesi ile "imkân" kelimesi aynı kökten gelir. Diğer bir deyişle, mekân büyük bir imkândır. Mekânı iyi bilen ve değerlendirenler büyük bir imkâna sahip olmuşlar demektir.
Eğer hedef medeniyet ise, her bilgi bir imkân demektir. Sadece anlamak için değil iş yapmak için de...
Kenyalı Prof. Ali Mazrui şöyle diyor: "Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Osmanlı hâkimiyetinde kalmış Afrika ülkelerindeki seçkinler Türkçe konuşurdu. İmparatorluğun kıta çapında bir bakiyesi vardı. Fakat Türkiye, bu bağı Afrika ile dostluk kurmak için kullanamadı."
Biz Afrika'yı uzak bir kıta olarak görüyoruz. Oysa Osmanlı Devleti Afrika kıtasında birçok ülkeyi uzun süreler egemenliği altında bulundurdu. Kuzey Afrika'yı biliyoruz. Ama kıta Afrikası'nda da Osmanlı vardı. Osmanlı, Tanzanya'yı 250 yıl, Senegal'i ve Gine'yi 300'er yıl, Somali ve Cibutu'yi 350'şer yıl hâkimiyetinde tuttu.
Kendini inkâr psikolojik bir rahatsızlıktır. Kendini inkâr eden insanlara kimse kıymet vermez. Öyle olan devletlere de... Bugün tarihi sömürgecilikle, kölecilikle, zulümle, katliamla, her çeşit berbat işle dolu olan İngiltere hâlâ gelenekleriyle yaşıyorsa, bizim temiz tarihimizden utanmamız sadece bir hastalıktır.
Kendini inkârın temeli cehalettir. Kendini bilmemektir. Üstelik bu cehaletle bir de gurur duymaktadır.