Bir Dostoyevski romanın her bitirdiğimde kendimi çok güzel ve özel bir yemekten bir tabak yemiş gibi hissediyorum. Kazanda kalan yemek miktarı her seferinde gittikçe azalıyor ve yemeği yapan aşçı artık aramızda değil. Malzemeleri yani kelimeleri okuyoruz ancak kelimelerin nasıl bir araya getirildiğini, kafasında bu fikirlerin nasıl oluştuğunu, sentezlendiğini, ayrı bir evren yaratıldığını hala bilmiyoruz. Hala onun seviyesini geçebilcek bir yazar yok ve bence uzun bir süre de olmayacak.
Budala iyi kalpli insanların hasta olarak görüldüğü aslında ise hastalığın ana kaynağının toplumda olduğunu yüzümüze vuran bir kitap. Nasıl ki hastalık ve sağlıkla ilgili parametreleri çoğunluk ortalamalar belirliyorsa iyillik kötülük ve budala ya da saf olmak gibi durumları da toplumun genel kabulleri belirliyor.
Kitabımızın budalası bana göre ise roman tarihinin en saf karateri Prens Mışkin... Bütün gün sanki o romandaki olayları yaşıyor ben de arkasından onu izliyormuş gibi hissettim. Yazar sizi bir nevi kahramanların gölgesi haline getiriyor. Bir kadının resmine bakarak ona aşık olmasını, her şeyin farkında olasına rağmen yine saflığı ve iyi kalpliliğini ön plana çıkardığını gördüm Prens Mışkin'in . Prens Mışkin bize toplum içinde akıllı ve iyi kalpli olmanın hiç de kolay olmadığını gösterdi. Toplum tarafından bir budala olarak algılanması ise onun için bir nevi kalkan oldu.
Naatasya Flipovna prense aşık olan ama olmayan kendini ona layık gören ama görmeyen kafa karıştıran ve kafası karışık bir karakter. Kısıacası körkütük aşık olan bir kadın. Bana biraz Gruşenka'yı anımsattı. İki erkek arasında kalması karar verememesi ve ikisinin ürkütücü denebilcek kadar güzel olması...
Kitabın başında Prens'in Yepaçinlerin evinde anlattığı Mari'nin hikayesi ayrı bir roman gibiydi. Jes