Senden uzak kalışım uzun bir kışa benzer:
Çarçabuk geçen yılın lezzetinden ayrılık,
Duyduğum ürpertiler, gördüğüm kara günler,
Dört bir yanımda köhne çırılçıplak Aralık!
Gel gör ki bu seferki ayrılık yazın oldu:
Gebedir güz, bekliyor bir bereketli artış,
Bahar çapkınlığının canlı yüküyle doldu
Issız rahimler gibi kocalardan dul kalmış;
Ama benim gözümde bu hoş gürbüz yavrucak
Daha doğmadan öksüz, babadan yoksun eser;
Yaz ve yazın lezzeti sana bağlıdır ancak,
Sen uzakta kalınca kuşlar sesini keser.
Kuşlar şakısa bile ruhlara kasvet dolar,
Kış yaklaşıyor diye bütün yapraklar solar.
Dinle mayalanmış geleneksel kültürün egemen olduğu toplumlarda, tanrının evdeki suretidir baba. Evin tüm bireyleri bu tanrının kulları. Öyle bir tanrı ki evden dışarda binbir şekil alarak sürüp gider… ‘Devlet baba’ kültü, evdeki babadan alır gücünü ve döner bu babayı da kendisine kul eder. Bir paradoks gibi görünse de değildir. Her iki baba da çocuklarını -yurttaşlarını- edilgen birer kul yaparak yaşayabilir ancak. Sevgi ölür. Şiir uzaklıktır. Özgürlük suçtur. Bunun yol açacağı sonuçlar mı? Yaşadığımız ülke çok açık bir yanıt değil mi?
Mutlu sözler değil bunlar, bilirsin.
Şiirle susarsın…
Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
Gün batımı, uzaktan gelen bir ezgi, uçsuz bucaksız gökyüzü, telaşlı kalabalıklar, sesler, gölgeler, uzayıp giden saatlerin sonsuza dek unuttuğu mekanlar, belirsiz bir akşamüstü…
İnsanın doğup büyüdüğü evde çok iyi bildiği bir yatağın üzerinde, sevilen ellerin uğraşıp didinerek meydana getirdiği yorganın altında uykuya dalması ne hoş bir şeydi!