Kitabın adını ilk duyduğum anda “bunu seveceğim” demiştim. İçimde garip bir güven, bir tanıdıklık… Ve yanılmadım. “Altı Harfli Bir Tatlı”, daha ilk sayfada kalbime dokunan ne varsa, son sayfasında da aynı yerden yokladı.
Şermin Yaşar’ın cümlelerinin arasına düşmek hep böyle: hem memnun eden bir sıcaklık, hem içini kıran bir doğruluk…
Selime Teyze’nin sessizliği, Meltem’in arayışı… Bu iki insanın birbirinin aynasında kendini tamamlayışı. Birinin geçmişiyle ötekinin geleceğine ışık oluşu.
Okurken onlarda kendimi görmeme şaşırmadım ama bu kadar iyi tanımlanmış hâlime bu kadar kırılacağımı da bilmiyordum.
Selime Teyze.
Yılların ağırlığını sessizce taşıyan bir kadın. Kaybettiği kocasının ardından çocukları tarafından hatırlanmak isteyen, sırf “beni merak ederler mi?” diye bankaya gidip parayı çeken, hasta olmadığı hâlde hastaneye uğrayan bir anne…
Sitemi bile ince, acısı bile tatlıya dönüşebilen bir kadın. Kendi yaşlılığımızın gölgesini taşıyan, kendi annemize benzeyen, bazen de bize benzeyen…
Meltem ise hayatın ortasında neye tutunacağını bilemeyen genç bir kadın. Kendine soramadığı bütün soruları Selime Teyze’nin sessizliğinde duyuyor.
Anneliğin eksikliği, “ben kimim” sorusu, geçmişle kurulamayan bağlar…
Onu iyileştiren şey büyük bir mucize değil, Selime Teyze’nin sakinliği, varlığı, yavaşça açılan kapıları.
Bu iki kadının yolları kesiştiğinde hikâye sadece bir roman olmaktan çıkıyor; bir ruhun diğerine şifa oluşuna dönüşüyor.
İki farklı yaş, iki farklı yalnızlık, iki farklı yara… Aynı evde birbirine dokunuyor. Bazı hikâyeler insanı yavaşlatır, düşündürür, kalbini yumuşatır; bu kitap da tam öyle. Her sayfasında bir tebessüm, bir sızı, bir anne kokusu gizli.
2025’te okuduklarım arasında en sevdiğim, okurken en çok huzur bulduğum kitap bu oldu.
Okuyun.
Çünkü bazı