Güne büyük bir edebi vizyonla başlıyorum: "Bugün kesin o kitabın canına okuyacağım, akşamına da ilham perileriyle randevum var!" Ama hayatın benim için planları her zaman daha... kurumsal.
Sabah kahvemi yudumlarken zihnimde klasikler uçuşuyor, öğleden sonra ise kendimi ucu bucağı gelmeyen evrakların, bitmek bilmeyen o "resmi ve ciddi" prosedürlerin içinde buluyorum. Zihnim bir yanda en sevdiğim yazarın naif cümlelerini kurmaya çalışıyor, diğer yanda ise hayatın o soğuk ve mesafeli diliyle "Gereği rica olunur" diye bağırıyor.
Hayalim: Loş ışıkta, eski bir masada, elinde kalemiyle felsefi derinliklere dalmış o gizemli yazar.
Gerçek: Masada üst üste binmiş dosyalar, kulağımda sürekli çalan telefonlar ve "Hocam şu iş ne oldu?" diyen seslerin arasında, gizli gizli kitaptan bir sayfa koparmaya çalışan bir firari.
Bazen o kadar çok resmi yazışma yapıyorum ki, akşam eve gidip kendi günlüğüme bile "Sayın Kendim, işbu günün değerlendirmesi ekte sunulmuştur" diye başlamaktan korkuyorum. Edebi ruhum ilham beklerken, mesleki disiplinim "Yazacaksan kısa ve net yaz, konuyu uzatma!" diye talimat veriyor.
Yine de pes etmek yok; gerekirse o çok beklenen satırları iki görev arasında, o yoğun koşturmacanın en görünmez boşluğunda yazarım. Kelimeler benden kaçsa da, ben onları o soğuk evrakların arasından çekip çıkarmayı bilirim!
Bu dengeyi kurmaya çalışmak bazen gerçekten sabır testi gibi oluyor, değil mi?