Bundan tam 175 yıl önce bir adam “En yüce özü inkâr eden kişi için, o yüce öze hizmet edenlerin tümü, en azgın ateist de, en inançlı Hristiyan da dindar kişilerdir” dediğinde, bütün tepkileri üzerine çekmişti. Onun sözlerinden isabet almamış tek bir fikir erbabı bile yoktu. Sözleri en çok da özgürlüğün şövalyeliğine soyunmuş olanları sarsmıştı. İsabet alanlar kaleme sarıldılar. Fakat, kendisi ve fikirleriyle yüzleşmektense, yaralarını tarihin en bilindik ilacıyla onaracaklardı: Muarızını lânetleyip taşa tutmak! Kendisinden yüz çevrildi ve unutulmaya terk edildi. Bu adam, ancak özel mektuplarda ya da sohbetlerde kiminin “şeytani bir güç”, kiminin “tanıdığım en özgür ve dâhi yazar”, kiminin de “baklayı ağzından çıkarmış tek filozof” diye nitelendiği Max Stirner’dı.
İsmi Stirner tarafından hiç anılmasa da, komünizm bağlamında isabet alanlardan biri de şüphesiz Genç Hegelci Karl Marx’tı. Alman İdeolojisi adıyla alelacele, oldukça hacimli bir Anti-Stirner yazan Marx, bu kitabını hiçbir zaman yayımlamadı. Stirner’in etkisiyle Hegel’den uzaklaşmış olsa da Feuerbach’la yakınlaşmıştı. Stirner ise, eleştirilerine cevap veren Feuerbach, Bruno Bauer gibi kişilerle kısa süren polemiklerin ardından fikri bir yalnızlığa itilecekti.
Fikirleri sadece felsefe çevrelerini değil otoriteleri de rahatsız etmişti. Çok geçmeden, geçimini sağladığı öğretmenliği de kaybetti. Sefalet ve yalnızlık içindeki yaşamı sona erdiğinde Stirner henüz kırk dokuz yaşındaydı. Onun yeniden hatırlanması, kendisinden bariz şekilde etkilendiği halde adını özel bir sohbet dışında hiç anmayan Nietzsche’nin popülerleşmesi sayesinde olabildi.
Asıl adı Johann Caspar Schmidt olan felsefe ortamlarının bu “güler yüzlü ama mesafeli” müdavimi, kendisine reva görülen her şeyi elbette sonuna kadar hak etmişti! Çünkü şu