Geçmişten, gençliğinin o yangınından, günlerinin ve gecelerinin ıstırap içinde geçtiği dönemden yalnızca bir ışıma, talepsiz ve tehlikesiz, sakin ve hoş bir dostluk ışığı geliyordu artık.
Sadece anılarla yaşamak insan doğasına aykırıydı; nasıl bitkiler ve bütün canlılar renklerinin solmaması ve çanak yapraklarının kuruyup dökülmemesi için toprağın besleyici gücüne ve gökyüzünden süzülüp gelen canlı ışığa ihtiyaç duyuyorsa, aynı şekilde sözde gizli düşlerin bile belli ölçüde tensel gıdaya, duygulu ve canlı bir desteğe ihtiyacı vardı; aksi halde kanları çekilir, ışıma gücü zayıflardı.
Ama aşk, bir cenin gibi bedenin karanlıklarında acıyla dönüp durmaktan kurtulduğu, nefes ve dudak aracılığıyla kendini zikir ve itiraf edebildiği zaman gerçek aşktı.