kitabın özeti mahiyetinde iki paragraf:
"açık ve akla uygun hiçbir nedeni yokken şu ya da bu yasak sayılmakta ve niçin yasak sayıldığı sorusu onların aklına bile gelmemektedir; çünkü kendilerini bu bağlarla gayet doğal olarak bağlı görmektedirler; bunlara karşı herhangi bir saldırının şiddetle ve otomatik olarak cezalandırılacağına inanmaktadırlar. bu yasakları istemeden çiğneyenlerin bile gerçekten otomatik olarak cezalandırıldığını gösteren güvenilir gözlemler de vardır. örneğin yasak olan bir hayvanın etini yiyen suçsuz bir kişi derin bir acıya kapılarak öleceğine inanmış ve gerçekten ölmüştür. bu yasaklar en çok insanlara zevk veren şeylerle ilgilidir. örneğin istediğini yapmak, kayıtsız şartsız çiftleşmek gibi istekleri ilgilendirir. bazı durumlarda bu yasaklar oruç ve perhiz gibi pek karışık biçimlerde, bazı durumlardaysa saçma gibi görünen birtakım davranış ve törenler biçiminde görünürler ve içerikleri bakımından anlamları anlaşılır gibi değildir. bütün bu yasakların kuramsal bir temeli var: bu yasaklar bazı kimselerde ve bazı eşyada, adeta bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi dokunmayla geçebilen bir güç olduğuna inanıldığı için tehlikelidir. bu tehlikeliliğin derecesi de değişir. bazı kimselerde ya da eşyada bu tehlikelilik çok yüksektir. tehlikeliliğin derecesi o kimsenin ya da şeyin taşıdığı güç yüküyle orantılıdır. tabu yasağını çiğneyen bir kimsenin, sanki bu tehlikeli güç yükünü emmiş gibi, tabu olan şeyin içeriğine girdiğine inanılıyor."
"tabu âdetleriyle zorlanma nevrozlarının belirtileri arasında en açık karşılıklı noktaları özetleyelim:
1) bu yasakların nedensizliği,
2) bunların içten gelme bir gereksinimle zorlanmaları,
3) kolayca yer değiştirmeleri ve yasak olan şeyden bulaşma tehlikesi taşımaları,
4) yasak olan şeyden çıkan törenlerin ve
Haruki Murakami birçok kitabını okumuş biri olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim; japon kültürünü, tarihini ve mitolojisini bilmeden, murakami'nin metaforlarını tam anlamıyla analiz edemezsiniz. japonlar kendileriyle ilgili genel olarak ketum bir toplum olduğu için ve bizim de batı merkezli kültür ve bilim algımız yüzünden; sıradan biri murakami kitabını sindire sindire, yüzde yüz anlamasının mümkün olmadığını düşünüyorum.
Adam Fawer in Empati ve Alice Harikalar Diyarında nin karmasi diyebilecegim metin.
kendisine verilen dünyayı değil kendisinin hükmettiğini yaşayan bir kahramanın romanı.
evet ben bunu çıkardım bu romandan. yani bana boş ya da vakit kaybı gibi gelmedi. her şeyin gözünüze sokularak anlatılması ise istediğiniz bu kitap size göre değil.
tanrının yarattığı dünya ile kendi yarattığı dünya arasında seçim yapan bir kahramanımız var burada. kendi dünyasını ve o dünyadaki insanları yüz üstü bırakmak istememesi bana tanrıya karşı bir sitem gibi geldi. kısacası fena bulmadim ben.
Sen yüreğin rüzgâr gibi bir şey olduğunu söylemiştin, ama rüzgâra benzeyen ben kendimimdir belki de. Biz hiçbir şey düşünmeden geçip gidiyoruz yalnızca. Ne yaşlanıyor, ne de ölüyoruz.”