Bir kanepede oturan, hoş bakışlarla sizi seyrederken adeta yanına çağıran, pek zayıf, yaşlı bir askere endişeyle :
''Nerenizden yaralandınız?'' diye soruyorsunuz.
''Endişeyle '' diyorum, çünkü başkasının acısı, nedense, insanın içinde kalp sızısından başka garip bir duygu daha uyandırıyor.Öyle ki, acı çekeni hem gücendirmekten korkuyor, hem de ona sonsuz bir saygı duyuyorsunuz.
Hastalıklar insanların ölüm nedenlerinin başında geldiği için tarihi biçimlendirmede de önemli rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı'na kadar savaşlarda ölenlerin çoğu savaş yaralarından değil savaşla taşınan hastalıklardan ölüyordu. Büyük komutanları göklere çıkaran bütün o askeri tarihler insan egosunun balonunu söndüren bir doğruyu hafife alıyorlar: Eski savaşların galipleri her zaman en iyi komutanlara ve silahlara sahip olan ordular değil, çoğu kez yalnızca düşmanlarına bulaştıracak en berbat mikropları taşıyanlardı.
Hiclik zirvesine insanların binde,hatta yüz binde biri bile çıkmayı başaramaz.Çünkü ona çıkmak için insan öncelikle kendine hakim olmalı.Eğer bu kalpte hırsın ve dünyaya ait tutkuların kırıntısı dahi bulunursa bu işe yeltenen kişi yolda kalır.