Akşamleyin babası Zaur’u odasına çağırdı. Babası
yavaş, sakin, yeknesak bir tonla konuşuyordu.
Hem çok uzundu konuşması, hem de kendisi ve Zaur
bu konuşmadan dolayı üzgündüler. Zaur insana en
ağır yaraların ancak en yakın adamlarca vurulabileceğine
bir daha inandı. Tabi babasının konuşması annesinin
bağırıp çağırmasından çok farklıydı; sözler, ifadeler
de bambaşkaydı, ton da. Ama manâsı, içeriği aynıydı.
Zaur bir de şunu fark etti: Babası konuşurken
noktalama işaretlerine hiç dikkat etmiyordu. Onun
nutkunda ne nokta, ne vürgül, ne ünlem işareti vardı.
Babasının konuşması ardı arkası kesilmeyen, fasılasız,
uzun, monoton bir monoloktu. Ne sesini yükseltiyordu,
ne , heyecanlanıyordu, ne de dinlenmek için duruyordu.
Noktasız, vürgülsüz, çok sakin akan bir ırmağın
akışı gibi bitmeyen cümleler sarfediyordu.
Bunun için Ziver hanımın evde olmadığı bir
zamanı seçmişti.
Tabi5 dedi babası. ‘Biz isterdik ki her zaman
seninle beraber yaşayalım. Ama sen de biliyorsun -bunu
gizlemeye gerek yok-, annenin tabiatı serttir. Senin
müstakbel karın melaike olsa da ikisi bir arada geçinemez.
Ailede huzursuzluğa, dedikoduya ne lüzum var?
Böyle olmasındansa işimizi baştan öyle ayarlayalım ki
arada hürmet izzet kalsın. Zamanı gelmiştir, senin de
evlenme meselesi hakkında artık düşünmen lazım. Bizim
de artık dede, nene olma zamanımızdır. Adamakıllı
ölç biç, iyice düşün taşın. O zamana kadar ev de
hazır olur. İnşallah o vakte kadar tezini de savunursun.’
Babası hiç bir zaman onunla böyle konuşmamıştı.
Annesi ev hanımıydı, esas babasıydı kazanan. Fakat babasından
bir şey isteme cesaretini bulamıyordu kendinde.
Babasıyla arasında belli ölçüde bir resmiyet vardı. O
yüzden taleplerini, isteklerini annesinin vasıtasıyla ifade
ediyordu.
Amerika’ya da gideriz diye düşündü ve birdenbire
bütün bunların gereksizliğini, hiçliğini anladı. Ne kadar
manasızdı bütün bunlar, yani Amerika’ya gitme isteği,
buraya, Afrika’ya gelmeleri, burada bu yad okyanusun
yabancı sahilinde rahatlık, dinlenme, kaygısızlık
araması, herşeyi unutma niyeti... ne kadar gereksizdi.
Çünkü hiç bir uçak, hiç bir gemi, hiç bir taşıt aracı insanın
kendisini kendisinden uzaklaştıramaz, geçmişinden
ayıramaz. Hem saadeti aramak için dünyayı dolaşmaya
gerek yoktur. Mutluluk, ya da mutsuzluk insanın
içindedir, onları yük gibi taşıyorsun kendinle, nereye
gidersen git, istersen dünyanın öbür ucuna git, bu yükü
taşıyorsun kendinle.
Hayal dünyasında yaşatılmış masalımsı bir kitap. Başka bir gezegenden gelen çocuk ve karşılaştığı olaylar. Pek sarmadı beni ve zor bitirdim. Tavsiye edemeyeceğim