Cengiz Aytmatov, kıymeti bilinmeyen yazarlarımızdan en büyüğü belki de. Modern ile geleneği, yeni ile eskiyi, İslâm ile şamanizmi bu denli iç içe geçirebilmeyi başaran nadide isimlerden. Gogol ya da Turgenyev deyince hevesli olanlar Aytmayov deyince dudağını büküyor. Oysa kanımca Aytmayov ikisini de "palto"sunun cebinden çıkarır.
Kitapta iki öykümüz var. Kızıl Elma ve Oğulla Buluşma. Bunları kısaca anlatmak isterim. Kızıl Elma'da eşinden boşanacak olan İseabek, kızıyla birlikte kıra gidiyor. Güya burada kızına annesiyle ayrılacaklarını anlatacak. Anlatamıyor tabii de, asıl mesela şu; kızı kocaman ve çok güzel bir kızıl elma buluyor. İseabek de bir anısını hatırlıyor. Gençken ve okulda okurken kütüphanede çok zeki ve güzel bir hanımı görüyor. Hanım buna pas vermiyor ama o aklında kuruyor. Arkadaşlarla gene yıllar sonra kızıyla gelecek olduğu kıra gidiyor, burada çok güzel bir elma buluyor gene kızının bulduğu gibi. Aklına bunu genç hanıma vermek geliyor. Kütüphanede gene aynı saatte masaya oturuyor. Kız da geliyor. Sonra çıkış saatinde dışarıya çıkıyor, kızı bekliyor. Elmayı kıza veriyor, kız bunu tersliyor. İseabek daha sonra da aşık oluyor ama bu kıza duyduğu hisleri hiçbirine duymuyor.
Oğulla Buluşma'da ise bir ihtiyar var. Oğlu savaşta ölmüş. Aradan yirmi küsur sene geçmiş. Bir gün diyor ki ben oğlumun öğretmenlik yaptığı yere gideceğim. Eşi de, ikinci eşi olur kendisi zira ilki vefat etmiş; sen dellendin herhalde bey, diyor. Oğlun öldü ya, diyor. Bu inat ediyor, ben de biliyorum öldüğünü amma gönlüm rahat etmiyor; diyor. Atına atlıyor, dağ yoluna gidiyor. Burada kırlangıçları görüyor. Bunu efkâr basıyor. Bu da önceki İseabek gibi geçmişi hatırlıyor. Oğlu kendi bilerek askere gitmek istiyor. Savaş zamanı zaten, buna diyorlar ki "Bey amca senin oğul cepheye
"Yoksa sen, aşkından, beni sevmekten mi utanıyorsun? Yoo, ben böyle yaşayamam. Ben, sevdiğim erkeğin beni sevdiğini açıkça göstermesinden korkmamasını isterim."
Peyami Safa'nın kaleminden çıkmış bir eser.
Eserimizde iki temel zıddiyet, iki temel hizip var: Doğu ve Batı. Fakat bunlar apaşikâr biçimde değiller. Mekân ve kişi konumundalar. Fatih, Doğu'yu; Beyoğlu, Batı'yı temsil ediyor. Kahramanımız Neriman'ın sevgilisi Şinasi, Doğu'yu; yeni tanıştığı Macit, Batı'yı yansıtıyor.
Genç kızımız yıllarca Fatih'te yaşamış, artık buradan ve bura ile ilgili her şeyden sıkılmış. Beyoğlu ve Macit onda yeni şeyler uyandırıyor; iyi giyinme hevesi, alafranga müzik, Avrupai mobilya, bakımlı erkekler ve hoş tuvaletli hanımlar. Bu şatafatlı hayat gözlerini boyuyor. Bu bağnaz, bu eski Fatih'in çirkefi neme gerek diyor. Bilinmezin diyarı, yalnızca bir Köprü ve tramvay uzağındaki Beyoğlu ise Paris'cik adeta.
Bu duruma sevgilisi Şinasi çok üzülüyor. Gelip geçici galeyanlara kapılıp Macit denilen biriyle takılması, Şinasi'yi bayağı bulması hoşuna gitmiyor. Annesi vefat etmiş Neriman'ımızın babası onun tek ebeveyni. Faiz Bey, yani baba, tipik bir doğulu. Kızını elbette seviyor, kötü bir baba demek ne mümkün! Fakat çağın gerisinde kalmış, yeniliklere uzak bir insan. Bu genç kızın ihtiraslarını anlamlandıramıyor.
Romanımıza Neriman'ın bu kimlik bunalımı, bu Doğu-Batı arasında gidip gelen yaşama isteği, Macit-Şinasi arasında gidip gelen gönlü ile sonunda ait olduğu özüne dönüyor. Kitap elbette sosyolojik ve tarihî unsurlar da hayli mevcut. Şunu çıkarıyoruz: Batı'nın tekniği Doğu'nun maneviyatına, Doğu'nun derûniliği Batı'nın makinesine muhtaçtır. Bizim de harsımız korunmalı ama Batı'nın tekniğinden istifade edilmelidir. Benim de tamamıyle hak verdiğim üzere Doğu ve Batı isimli iki sevgilinin kavuşma noktasındaki ülkemiz bu sentez ile ayağa kalkabilir.
Peyami Safa'nın da her seferinde yeni kelimeler öğrendiğimiz zengin üslubu, roman olarak