İnsanlar bazen yaşamın zorluklarıyla başa çıkabilmek için farklı yollar arar. Kimisi kendini kitaplarda bulur, kelimelerin arasında kaybolur, hikayelerin derinliklerinde huzur arar. O an, bir sayfanın çevrilmesiyle tüm dünya durur, içindeki karışıklıklar bir nebze olsun azalır. Kimisi ise insanlara sığınır, bir dostun, bir sevdiğin sesinde güven arar. O insanların yanında kendini daha güçlü hisseder, yalnızlık daha az zorlayıcı gelir. Ama bazen, yalnızlık da bir sığınak olur. Kendi iç sesini duyabilmek, düşüncelerini toparlayabilmek için sadece sessizliğe ihtiyaç duyarsın. O an, insanın en yakın arkadaşı yalnızlık olabilir. Her birimiz, farklı şekilde kendimizi buluruz; bazen kalabalıklarda, bazen de kendi iç yolculuğumuzda...
Bu yalnızlık ve sığınma arayışının en derin örneklerinden birini, Hazreti İbrahim (a.s.)’in hayatında görürüz. Onun hayatı, yalnızlıkla ve yalnız kalmanın ruhu derinden etkileyen çetin sınavlarıyla doludur. Hazreti İbrahim, en yakınlarını, ailesini geride bırakıp yalnız bir şekilde Allah’a teslim olmuş bir peygamberdir. En büyük yalnızlıkla yüzleştiği anlarda bile, kalbinin derinliklerinden tek bir inanç yükselmiştir: Allah’a güven. Birçok zaman yalnız kalmış, çevresindeki insanların karşı çıkmalarıyla yalnızlaşmış, bir ateşe atılmak üzere yalnız başına bırakılmıştır. Ancak onun hayatı, yalnızlık ve korku içinde bile Allah’a olan güvenin ne kadar güçlü olabileceğini gösterir. Ateşe atıldığı an, etrafındaki herkesten uzak bir şekilde, tek başına, yalnızca Allah’a sığınarak teslim olmuştur. “Allah yeter, O ne güzel vekildir” diyerek, hiçbir şeyin onu Allah’tan ayıramayacağını haykırmıştır.
İbrahim (a.s.)’in ateşe atıldığı o an, tüm dünyası yanarken bile yalnız değildi. Çünkü Allah, ona olan sevgisiyle, ona yalnızlık anlarında bir yakınlık, bir