Sabahattin Ali'nin "Değirmen" kitabı, içinde 16 farklı öykü barından bir kitap. Her bir hikâyesinin konusu farklı olsa da ortak olan konu, hepsinin müthiş bir kalemle ele alınmış olmaları.
1927 -1934 yıllarında yazılmış olan öyküler; dönemin aşkını, haksızlıklarını, hayat koşullarını ve acıtan olaylarını yansıtması bakımından önemli bir kitap.
Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümündeki öykülerin tamamı; aşkı konu alan, aşkı diğer duygulardan sıyırıp zirvedeki yerine taşıyan öykülerdir.
Diğer bölümlerde ise hayatın içinde akla hayale gelmeyecek rastlantısal olaylar sonucunda ortaya çıkan, sonu hapis cezası ya da ölümle biten hayat sahneleri aktarılır.
Kitaptaki tüm öyküleri tahlil etmek mümkün olmadığından iki öyküye değinmek istiyorum.
İlki, "Değirmen" öyküsü.
Yazar bu öyküde aşkı, bir Çeribaşı'nın dilinden anlatır. Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?" İfadesiyle başlayan öykü, çingene obasının Balıkesir'in yeşil düzlüklerinde bulunan bir değirmenin etrafında konaklaması ile aşkın ilk durağına varmış olur. Öykünün kahramanları; kemanını en güzel melodilerle konuşturan, çevresindeki kızların hayranlığına aldırmayan Atmaca adındaki çingene genci ile değirmenin bir köşesinde onun melodilerini sessizce dinleyen değirmencinin kızıdır. Fakat aralarında bir perde vardır; kızın bir kolu eksiktir. Değirmenin her iki tarafına da sessizlik çökmüştür. Aşk sessiz sedasız gelir; gürültüyle büyür.
Değirmen motifi, aşkın öğütücü gücünü simgeler. Hububatı un ufak ettiği gibi aşk da âşığı istediği biçimde şekillendirir. Değirmenin içindeki sesler, âşığın feryadıdır
"Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar.
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem."
İkinci öyküde iki kırlangıçın aşkı anlatılır. Bu öykü
İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa korku vardır. İnsanoğlu korkan mahluktur.
Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanı Raskolnikov adında bir hukuk fakültesi öğrencisinin işlediği çifte cinayeti, varoluşçuluk temelinde kurguladığı bir roman.
Roman kurgusu başlıca üç bölüme ayrılır. İlk bölüm: Cinayeti hazırlayan sebepler; ikinci bölüm: Cinayet planı ve cinayetin işlenmesi; üçüncü bölüm: Raskolnikov'un katil olduktan sonraki ruh hali.
Cinayeti hazırlayan sebeplerin başında ailesinden uzakta yaşayan Raskolnikov'un kendi yoksulluğu geliyor. Para ihtiyacını tefeci bir kadına eşyalarını ipotek ederek karşılamaya çalışan roman kahramanı, yoksulluğuna çare bulamadığı gibi tefeci kadından yakasını da kurtaramamaktadır. Aynı dönemde annesinden aldığı bir mektupla kız kardeşinin kendinden yaşlı biriyle evlenmek üzere olduğunu öğrenir. Bu evlilik, yoksul ailesi için umut kapısı olmuştur ancak Raskolnikov buna asla razı değildir. Üçüncü sebep, geceleyin dışarı çıktığı bir anda karşılaştığı Somya adındaki genç bir kızı tanıması ve âşık olması ile oluşur. Somya, yoksul ailesinin nafakası için hayat kadını olmuş fakat ahlaken düzgün kalabilmiş bir çok genç bir kadındır. Dördüncü sebep, tefeci kadının kız kardeşi olmasına rağmen tefecinin eziyetlerine maruz kalan Lizaveta'nın yaşadığı zulme tanık olmasıyla oluşuyor. Tüm bu sebeplere tefeci kadından borç alan diğer kişilerin mağduriyetlerinin de eklenmesi, Raskolnikov'un zihninde bu cinayetin haklı sebeplerini oluşturuyor.
Romanın geniş bir bölümü cinayet sonrasında Raskolnikov'un ruhsal durumunda meydana gelen alt üst olmuşluğa ayrılıyor.
Romanın odak noktasını oluşturan Raskolnikov'un ruh hâli, kurgunun tamamına yayılmış bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Başlangıçta küçücük bir odanın içinde yoksulluğun pençesinde kıvranan ruhsal sıkıntılar, cinayet sonrasında hastalık derecesine varan vicdani sıkıntılara