"Eh, biliyorsunuz yirmi beş yaşında değilim artık." Bu son sözleri beni rahatsız etti. "Böyle konuşmamalı, bunlar yaşlı bir kadının söyleyeceği sözler," diye geçirdim aklımdan. Hemen ardından, zaten yaşlı bir kadın oldüğünü düşündüm. Düşes sözüne devam etti: "Size gelince, siz hep aynısınız. Evet, inanılır gibi değil, hep gençsiniz." Görünürde değilse de gerçekte yaşlanmasak bir anlam taşımayacak olan bu sözleri, derin bir hüzün verdi bana. Ardından, son darbeyi indirdi: "Evlenmemiş olmanıza hep üzülmüşümdür. Aslında böylesi belki de daha iyi, kimbilir. Evlenseydiniz savaşa gidecek yaşta oğullarınız olacaktı; zavallı Robert gibi (onu hâlâ sık sık düşünürüm) savaşta ölseler, hassas kalbiniz kaldırmaz, siz de hayatta kalamazdınız." Bunun üzerine, kendimi adeta hayatta karşılaştığım ilk gerçek aynada görürcesine, tıpkı benim gibi genç kaldıklarını düşünen yaşlıların gözünde gördüm; onlara, itiraz etsinler diye kendimden yaşlı bir adam olarak bahsettiğimde, beni kendilerini gördükleri gibi değil, benim onları gördüğüm gibi gören bakışlarında en ufak bir itiraz okunmuyordu. Çünkü hiçbirimiz kendi görüntümüzü, kendi yaşımızı görmeyip, hepimiz karşımızda bir ayna varmışçasına, karşımızdakini görüyorduk. Hiç şüphe yok ki, birçok insan, yaşlandığını keşfettiğinde benim kadar üzülmüyordu. Ama her şeyden önce, yaşlılık da ölüm gibidir. Bazıları ikisine de kayıt sız kalır; diğerlerinden daha cesur oldukları için değil, hayalgüçleri daha zayıf olduğu için. Ayrıca, çocukluğundan beri tek bir düşüncenin peşinden koşmuş, tembelliği ve sağlık sorunları yüzünden amacını gerçekleştirmeyi hep ertelemiş ve her akşam, boşa geçen günü yok saymış, dolayısıyla bedeninin yaşlanmasını hızlandıran hastalık zihninin yaşlanmasını geciktirmiş bir adam, bütün bu süre boyunca Zaman'ın içinde