Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir; cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli; sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.
“Biz nece konuşuruz Habib?” diye sordum. Gülmeye başladı. “Hiç güleceğim yoktu, çok yaşa sen Sabit,” diye bağırdı. “Çok yaşa e mi! Yani şimdi biz, bu gavurların, bize dediği gibi Türk müyüz? Yani bu saatten sonra haklı mı çıkacaklar? Türk mü olacağız?” Gülümsedim. Onun kahkasına ortak olmak içimden gelmiyordu. “Ya başka ne olmak ihtimali vardır ki Habib,” dedim.
Radyolar, gazeteler, televizyonlar, sinemalar işi gittikçe azıtıyorlar, gün yirmi dört saat, "Özgürlük, eşitlik, kardeşlik için," diye durmadan bağırıyorlardı. Bu dünyâda her şey karıncaların özgürlüğü içindi. Onlar eşit, bağımsız karıncalardı. Ve karıncaların karınları tok, sırtları pekti. Ve karıncalar sırtlarının pek, karınlarının tok olduğuna televizyonlar, radyolar, gazeteler, sinemalar söyledikleri için inanıyorlardı. Bu îcatlar büyülemişti onları... Bir gün savaş iyidir, diyorlardı televizyonlar, tekmil karıncalar savaşın iyiliğine inanıp, her karınca kendini savaş tanrısı sanıyordu. Ertesi gün sultanın aklına esiyor, savaş kötüdür diyorlardı televizyonlar, radyolar, ötekiler, karıncalar bir anda savaş düşmanı kesiliyorlardı, bulsalar savaş tanrısını kıtır kıtır kesecekler.