''Ne mi arıyorum burada?'' diye yanıtladı adam.
''Sen ne arıyorsan onu, seni huzur bozan! Yani yeryüzündeki mutluluğu!''
Ama bu ineklerden öğrenmek istiyorum onu. Çünkü haberin var mı ki, sabahın yarısını onlara dil dökerek geçirdim; tam da söyleyeceklerdi şimdi. Neden rahatsız ediyorsun onları?
Geriye dönüp, inekler gibi olmadığımız sürece göklerin krallığına gidemeyeceğiz. Onlardan öğreneceğimiz tek bir şey var: geviş getirmek.
Ve sahiden, insan tüm dünyayı elde etse bile, bu bir tek şeyi, geviş getirmeyi öğrenmediği sürece ne faydası var! Kurtulamaz kederinden,
büyük kederinden: ama günümüzde t i k s i n t i diyorlar buna. Yüreği, ağzı ve gözleri tiksintiyle dolu olmayan var mı?
...
Şehvetli hırs, acı kıskançlık, kederli intikam düşkünlüğü, ayaktakımı gururu: tüm bunlar çarptı yüzüme. Yoksulların mutlu olduğu doğru değil artık. Göklerin krallığı ineklerin."
"Peki neden zenginlerin değil?" diye sordu Zerdüşt sınarcasına; barışçıl adamı hiç çekinmeden koklayan inekleri kovdu bu sırada.
"Neden sınıyorsun beni?" diye yanıtladı beriki. "Sen benden daha iyi biliyorsun ya. Beni en yoksullara götüren neydi, ey Zerdüşt? En zenginlerimizden duyduğum tiksinti değil miydi?
-Zenginliğin kürek mahkûmlarından, her türlü çöp yığınından kendilerine menfaat çıkaranlardan, kokuları ayyuka çıkan, soğuk bakışlı, azgın düşünceli bu ayaktakımından,
bu altın suyuna batırılmış sahte ayaktakımından, babaları yankesici, leş kargası ya da paçavra toplayıcı olanlardan, kadınları uysal, şehvetli, unutkan olanlardan duyduğum tiksinti:
-orospulardan pek farkı yoktur ki bu kadınların-
yukarıda ayaktakımı, aşağıda ayaktakımı! Bugün artık kim 'yoksul', kim 'zengin'! Unuttum bu ayrımı- bu yüzden kaçtım uzaklara, kaçtıkça kaçtım, bu ineklerin arasında gelene dek!