Halil

Halil
'Psikoloji Bölümü Öğrencisi 'INFJ, 5w4, sp/sx
Güç İstenci, (tepkisel güç-etkin güç)
"Güç istenci" kavramı o derece temel bir kavramdır ki Nietzsche bu kavramı yaptığı gerçeklik tanımının merkezine yerleştirmekten çekinmez. Bizim deyişimizle "ontoloji"sinin veya bizzat Nietzsche'nin pek çok defa kullandığı tabirle "Varlığın en has özü"nün doruk noktasında bu kavram vardır. Bu noktada, yaygın olduğu kadar vahim de olan bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak gerekiyor: Güç istencinin iktidar hevesiyle, yahut herhangi bir "mühim" mevkii işgal etmekle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Söz konusu olan bambaşka bir şeydir. Bu, yoğunluğa ulaşmayı isteyen ve sana bahsettiğim gibi, tanım gereği bizi güçten düşüren içsel çatışmaları ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırmayı amaçlayan bir istençtir. Çünkü bu güçler birbirlerinin etkisini silerler ve sonuçta içimizdeki yaşam sönükleşir ve azalır. Demek ki bu istencin, fethetmekle veya para ve iktidar sahibi olmakla ilgisi yoktur. Bu istenç, hayatı azami yoğunluğa ulaştırma yönünde hissedilen derin bir arzudur; parçalanmış olduğundan fakir ve zayıf düşmüş bir hayata değil, tam aksine canlılığı ve yoğunluğu mümkün mertebe fazla olan bir hayata duyulan arzudur. ... Güç istenci, güce sahip olma istenci değildir. Yine Nietzsche'nin söylediği gibi "istencin istenci", yani kendi kendini, kendi gücünü isteyen istençtir. İçsel çatışmalarla, halledilememiş sorunlarla, suçluluklarla zayıflamak istemeyen istençtir. Dolayısıyla bu istenç sadece "grand style" içerisinde ve onun sayesinde mümkün olabilir. Yani bizi bitiren, bizi "ağırlaştıran" ve bizi bir "dansçı"nın masumiyeti ve hafifliğiyle yaşamaktan alıkoyan korkularla, vicdan azaplarıyla, pişmanlıklarla, bütün o iç çekişmelerle hesabı görebileceğimiz bir hayat modeli içerisinde ancak, böylesi bir istenç mümkün olabilir.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Apollon ve Dionysos'un Ahengi, Üslup Büyüklüğü
Bir kere daha net bir şekilde söylemek gerek: Nietzsche'nin felsefesinde bir tür anarşizm, özgürlükçü hareketleri önceleyen "solcu" bir düşünce görmek gibi yaygın, yaygın olduğu kadar da safdil bir hataya düşenler, bu tür metinlerle karşılaştıklarında şaşkınlığa kapılırlar. Daha vahim bir hata olamaz; ve "matematiksel" kesinliğe övgü, sarih ve kes􀁘in aklın yüceltilmesi de, hayatın muhtelif güçleri arasında kendilerine göre bir yer bulurlar. Son bir kez daha hatırlayalım: "Tepkisel" güçlerin, diğer güçleri yadsımadan ortaya çıkamayan güçler olduğu doğru olmakla birlikte, Nietzsche'nin gözünde son derece meşru olan Platonculuk eleştirisinin ve daha genel olarak her türlü ahlaki akılcılık eleştirisinin, akılcılığın bütünüyle, öylece bir yana atılmasını doğurmadığı kabul edilmelidir. Böylesi bir kökten ret bizatihi tepkisel olurdu. Dirimsel güçlerin layıkıyla ifade edildiğinin işareti olan bu büyüklüğe erişmek için, söz konusu güçleri, birbirlerini zayıflatmayacak şekilde hiyerarşiye sokmak gerekir - ve bu tür bir hiyerarşide, akılcılık da kendi yerini bulmalıdır. Öyleyse akıl ile tutkular arasındaki mücadelede iki tarafı da dışarıda bırakmamak, basit ve çiğ bir "aptallığa" saplanıp kalmamak için akıl hilafına tutkuları tercih etmemek gerekir.
Nietzsche's Grand Style(Yüce Üslup)
"Nietzsche'nin ahlakı"nı merak edenler için işte olası bir cevap: İyi hayat, azami ahenge sahip olduğu için azami ölçüde yoğun olan, (matematik bir ispatın, gereksiz yollara sapmadan ve boşu boşuna enerji sarf etmeden yapılmasındaki gibi) zarafet dolu olan hayattır; yani dirimsel güçlerin, birbirleriyle çelişmeden, birbirleriyle çatışmadan ve kavga etmeden yani birbirlerini engellemeden ve zayıflatmadan, bazılarının başatlığında da olsa, aralarında ittifak kurdukları bir dünyadır; bu bazıları da elbette tepkisel güçlerden ziyade etkin güçler olmalıdır. Ve işte, Nietzsche'ye göre "grand style" budur. Hiç değilse bu konuda, Nietzsche'nin düşüncesi kusursuz bir açıklığa sahiptir; "büyüklük" tanımı, olgunluk dönemi eserlerinin tamamında, tam bir netlik arz eder. Ölümünden sonra yayımlanan büyük kitabı Güç İstenci'nin bir bölümünde gayet güzel açıkladığı gibi "bir sanatçının büyüklüğü, doğurduğu 'güzel duygular'la ölçülmez", büyüklük "üslup büyüklüğünde"dir, yani, "içindeki kaosa söz geçirmek, kendi kaosunu biçim almaya zorlamak; mantıklı, basit, kategorik, matematiksel bir şekilde davranmak, kendi yasasını yapmak, işte büyük iddia!"
Psikanaliz ve Nietzsche
Tam tersine dünya bir kaostur; durmaksızın çarpışan güçlerin, güdülerin, itkilerin indirgenemez çoğulluğudur: Ama sorun, içimizde ve dışımızda çarpışan bu güçlerin, sürekli birbirlerine karşı durmaları ve hatta birbirlerini engellemeleri, dolayısıyla da kendi etkilerini azaltmaları, birbirlerini zayıflatmalarıdır. Bu yüzden de çatışma sırasında, hayat, diriliğinden, özgürlüğünden, neşesinden, kısaca gücünden yitirir - Nietzsche bu noktada, psikanalizin habercisidir. Gerçekten de psikanalize göre, bizi iyi yaşamaktan alıkoyan, hasta eden, zayıflatan ve Freud'un ünlü deyişine göre "haz almayı ve harekete geçmeyi" engelleyen şey, bilinçdışı psişik çatışkılar ve içsel çatışmalardır.
Modern ahlak
İnsan hakları beyannamesinde Logos, Stoacıların tabiriyle evrendeki nizama, yani düzen içerisindeki ahenge yön veren şey insanın kendi doğasına mesafe koymasının bir neticesi olan özgürlük alanıdır. Rousseau ve Kant seçilmiş ereğin evrenselliğini inşa ettikleri temel, insanın Freud'un meşhur "Ben"ine mesafe koymasını gerektiren özgürlük iddiasında temellenmiştir. Dolayısıyla İsa, insanın özgürlük düşüncesinde cisimleşmiştir. Aynı Aziz Augustinus'un sözünü ettiği Logos(Theion Orao)'un Hristiyanlığın doğuşunda İsa'da cisimleşmesi gibi. Theion Orao(Kutsalı görüyorum) değil, "kutsallık buyurabiliyorum"dur modern ahlâkın dönüşümü. Ahlâk bir buyruktan değil, ereksel imkânın olabilirliğinden doğmuştur modern felsefenin etik anlayışının bağrında. Bunların yanı sıra Fransız Devrimi, Descartes ve Sokrates'in ölümü arasındaki bağlantının teorik düzlemde nasıl, kozmoloji fikrinin neye göre temellendiğiyle ilgili olması gerçekten ilginçtir. Aristotales Sokratesçi bir boyun eğmeden sapan ilk kişiydi. Sokrates'i sistemleştiren(neredeyse) Platon'un aksine ölçülülük kavramını ortaya atmıştı Aristotales. Ölçülülük fikri iradi eylemi dışlamayan bir fikir olsa da insanın doğa tarafından bahşedilen rolünü oynaması kapsamında değerlendirilebilir. Yine de Aristotales doğal istidatlarımızı eyleme dönüştürebilmek için insanın iradesini vurgulayan ilk kişiydi bu sistem filozofları içerisinde. Sokrates'i korkak veya aptal cesareti ile itham edebilirdi Aristotales. Zira onun "Kuvveden fiil doğar" anlayışı bunu gerektirir. İşte Aristotales'in modern etiğin temelindeki seçilmiş erekselliğin evrenselliğine(Kant) giden bu yolda Aristokratik sistemin dönüşümünü nasıl etkilediği inanılmazdır sahiden. Bütün bunların nihayetinde Descartes ile din bile sırf insan ona taptığı için
Felsefe-Düşünce