Ne müthiş bir yol, diye düşündüm. Ne kadar uzak bir mesafe. Nereden nereye! Gerçekten gerçeğin dışına. Çok uzun bir yol. Daha gidecek bir yer kaldı mı? Daha yol var mı? Asfalt biteli çok oldu, toprak yoldan patikaya geçeli de yıllar oluyor. Gidecek bir yol kaldı mı? Bundan daha acı verecek olanı, kol ve bacaklarımın dört ayrı ata bağlanmışken birinin havaya ateş etmesi mi?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kimse hiçbir yere dönmek istemiyordu o odada. Daha fazla ilerlemek de istemiyorduk. Orası iyiydi. Ne ileri, ne geri... Çünkü şimdiye kadar attığımız her adımda, tabanımız da, beynimiz de yanmıştı. İleriye ya da geriye yaptığımız her hareket hataydı. Mayın tarlasındaki temiz tek noktada hareketsiz durmaya benziyordu bu. Yıkılana, sıkılana kadar duracaktık hareket etmeden. Acı çekme korkusuyla, ikimiz de parmağımızı kıpırdatmaktan çekiniyorduk...
"Seni anlıyorum!" demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğinin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu.
Topraktan nefret ediyorum. Attığım her adımda bugüne kadar içine gömülmüş ve karışmış milyarlarca yaratığı düşünüyorum. Ölümün üstünde yürümeyi sevmiyorum. Ve dünya aklıma sadece bunu getiriyor, içine gömdüğü milyarlarca ölüyle. Birinin burnu, diğerinin ayakları. Bunların üzerine basarak gidiyor milyarlarca insan işine, okuluna. Hepimizin bastığı yerde bir ceset var. Hepimizin altında bir ölü var. İnsanlık gömdüğü yakınlarının üzerinde yürüyor. İnsanlık ölümün üstünde duruyor. Koşuyor, spor yapıyor…