“Bu ülkede eksikliğini duyduğum ‘insanın kendiyle hesaplaşma meselesi’ni bizzat kendime uygulayarak bu meselenin ilk kurbanlarından oldum. Aslında, meselenin ciddiyetine dayanamadığım için, oyunlarla durumu örtbas etmek istedim.” diyor kitabın 332.sayfasında. Bu kitabı en iyi özetleyecek cümleler bunlar olabilir.
Kitap tam bir sayıklama hali. Üzerine yapılan yorumları okuduğumda zor anlaşıldığı not düşülmüş. Sebebi muhtemelen “ne diyo bu adam, kimle konuşuyor bu Hikmet, hiçbir söylediği söz bir diğeriyle uyumlu değil” diye düşünenler. “Herkes demek ki bu sayıklama anlarını birebir yaşamıyor” diye bi neticeye varıyor insan, bu yorumları okuyunca. Yaşayanlar için ise, duruma direkt adapte olmak işten bile değil. Kitabın kalbinde buluyor kendini insan ve her sayıklamada gözlerin fal taşı gibi açılıyor. “İşte bu!” diyorsun. “Bu kadar güzel anlatılabilirdi.”
Çünkü bizler de zaman zaman bu sayıklamalara kapılsak da, onları kelimelere dökememiş kesim olarak, içimizde gizli yaşadığımız durumu bir başkasından okuyunca “anlayan, yaşayan başkaları da varmış meğer” diye düşünüyoruz. Çünkü her ne kadar yalnız insanlar olsak da, anlaşılma arzumuzu görmezden gelemiyoruz.
Tehlikeli oyunlarımızı oynarken başka oyunbazların da var olduğunu bize gösteren Oğuz Atay, iyi ki var olmuşsun!