Sonuçta hastalığını körüklemekten, tükenen yaşamını artan acılara bürümekten başka bir işe yaramasa da, uzaklarda şifa bulmak için yola koyulan bir hastayla alay eden, soluksuz kalan bir yüreğin, vicdan azabından kurtulmak ve ruhunun acılarına bir son vermek üzere kutsal mezara varan bir yolculuğa çıkmasını hor gören kimseler umarım ki alçakça bir son bulurlar. Sarp bir yolda tabanlarının bastığı her adım, bu kaygı dolu ruh için bir damla dermandır ve yolculuğa dayanabildiği her gün bu yüreğin soluk almasını sağlar. - Ey siz yumuşak döşeklerinde oturan sözcük tüccarları, buna delilik demeye hakkınız var mı? – Delilik! – Tanrım, gözyaşlarımı görüyorsun! Sen ki bütün yaratılışı seven Tanrı, insanı yoksul yarattın, niçin ona bir de şu birazcık yoksulluğu, sana ve sonsuz sevgine duyduğu şu birazcık güveni elinden alacak kardeşler verdin! Çünkü şifalı bitkilere, üzüm bağının gözyaşlarına duyduğumuz bu güven, her dakika gereksinimini duyduğumuz sağaltıcı ve dindirici bir gücü bizi çevreleyen her şeye yerleştirdiğine dair bir güvenden kaynaklanmıyor mu? Ey tanımadığım Yaratıcı! Bir zamanlar tüm ruhumu sarmıştın, ama şimdi bana yüz çevirdin! Çağır beni yanına! Boz bu suskunluğunu! Suskunluğun, susamış ruhumu yanına gelmekten alıkoyamayacaktır. Bir insan, bir baba kızabilir mi? Hiç beklenilmediği bir anda yanına dönen oğlu boynuna sarılsa ve haykırsa: Döndüm, baba! Senin öngörmüş olduğun süre kadar dayanamadığım ve bu yolculuğu yarıda bıraktığım için kızma bana. Dünya her yerde aynı: Çabalıyor ve çalışıyoruz, karşılığında da ücretimizi alıyoruz ve seviniyoruz; ama bundan bana ne? Ben, yalnızca senin olduğun yerde huzur bulabilirim, yalnızca senin huzurunda acı çekmek ve sevinmek isterim. Ey göklerdeki Babam, gelsem beni kovar mısın?