Gerçekten de içgüdü, her zaman, bir amacın kavranılmasından doğan bir davranış gibi görünmektedir. Ama böyle bir kavrayıştan da her zaman yoksundur. Doğa, içgüdüyü, bireyin bu amacı kavrayamayacağı ya da bu amaca yönelmek istemeyeceği her yere sokmuştur. Bundan ötürü, içgüdü genel olarak hayvanlara ve özellikle onların en gelişmemişlerine ve anlayışları en az olanlarına verilmiştir. Ama bu içgüdü, bizim ele aldığımız konuda, insana da verilmiştir. İnsan bu amacı kolayca kavrayabilir, ama gerekli coşkunluk ve bağlılıkla, amacın peşinden gitmeyebilir. Bu durum da, bütün öteki içgüdülerde olduğu gibi, hakikatin, iradeyi etkileyebilmek için bir hayal, bir kuruntu haline girdiğini görüyoruz. Erkeği, güzelliğini öteki kadınların güzelliğinden daha çekici bulduğu kadının kollarında en derin hazzı bulacağına inandıran şehvet dolu bir hayal, bir aldanıştır bu. Ya da sadece belli bir bireye yönelmiştir ve bu, kadının elde edilmesinin en büyük mutluluğu sağlayacağı konusunda, erkeğe sarsılmaz bir inanç vermiştir. Bundan ötürü erkek, kendi hazzı için sıkıntıya girdiğini ve fedakârlıklar yaptığını düşündüğü halde, aslında, türün temel tipini sürdürmete ya da sadece bu birleşmeden doğabilecek özel bir tipin ortaya çıkmasına ön ayak olmaktadır. Burada içgüdünün karakteri o kadar açık biçimde dile gelmekte ve amacın bulunuşunun kavranması ile bağdaşan bir hareket yapılmış gibi göründüğü halde böyle bir kavrayış öylesine bulunmamaktadır ki, hayale ve aldanışa kapılan kimse, kendisini güden asıl güçten, yani üremeden tiksinmektedir. Nitekim, evlilik dışı bütün gönül maceralarında bunu açıkça görürüz. Buraya kadar açıkladığımız gerçeklerin ışığında, herhangi bir âşığın en sonunda ulaştığı hazdan sonra bir hayal kırıklığına uğramasını ve bunca şiddetle istediği şeyin, herhangi başka bir