Uyuyormuş gibi yaptığı süre boyunca karısını düşündü. Onu evin içinde kaybetmiş, Haliç'e bakan pencerenin önündeki koltukta unutmuştu. İçinden neler geçtiğini hiç merak etmemişti.
Bundan daha büyük bir acı olamayacağını, sokaklarda Maryam'ın adını sayıklarken ölüp gideceğini sanıyordu. Ama bilmiyordu ki vücudun ruha ihanet etmediği anlar pek azdır. Ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz. Ruh, başına kara bir hale takarak göğe yükselmek için çırpınır ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar.
Aslında söylediği diğer pek çok şey gibi bu da doğru değildi çünkü ben gerçekten de hiçbir şeye zamanı olmayan biriydim, makinemin başına oturmadığım saatleri geceleri telafi ederdim; yazı uysal bir efendi değildir, terk edilen tümceleri özgün nitelikleriyle sürdürebilmek kesinlikle imkansızdır, onları yeniden kaleme almaya başladığınızda metnin omurgası bükülür ve artık düz bir çizginin tutturulması asla olanaklı değildir.
Kendimi yorgun hissediyordum, öylesine yorgundum ki bu yorgunluk duygusu sanki gerçek bile değildi, oysa yorgun olmak için ne bir gerekçem ne de hakkım vardı, kendimi yoracak hiçbir iş yapmamıştım, yemeğimi her zamanki gibi buzdolabında bulmuş ama yazmaya gelince bir satır bile yazamamıştım, gerçi ilhamın gelip gelmemesi en elverişli ortamların hüküm sürdüğü günlerde bile lütfa bağlı değil miydi?