Ne kötülük ne erdem tanırdı,insanın doğuştan talihli ya da doğuştan talihsiz olduğunu ileri sürerdi. Ceza ya da ödül kelimesini duyunca omuz silkerdi. Ona göre ödül, iyilerin teşvik edilmesi;ceza ise kötülerin korkutulmasıydı. "Eğer kaderimiz yukarıda yazıldıysa ve özgürlüğümüz yoksa başka ne olabilir ki? " derdi. O, kendini bilen kartopunun dağın yamacını izliyerek aşağı ineceği gibi, insanında kaçınılmaz olarak övünce ya da namussuzluğa doğru yol aldığına inanırdı;ona kalırsa, insanın doğduğu andan son nefesini verdiği ana dek hayatını oluşturan neden sonuç zincirini bildiğimiz takdirde, onun sadece yapmasını gerekeni yaptığını düşünmekte ısrar ederdik.
Aslında yalnızca kitaplarla"düşüp kalkan"bir bilgin-bir filolog için ölçülü bir çalışmada günde yaklaşık 200 kitap - sonunda, kendi başına düşünme yeteneğini tamamen yitirir. Kitaplarla haşır neşir olmuyorsa, düşünmüyordur. Sonunda bir uyarana (-okunmuş bir düşünceye) tepki duyuyordur, düşünüyorsa-sonunda sadece tepki veriyordur. Bilgin tüm enerjisini evet ve hayır demeye, hazır düşünülmüş olanın eleştirisine harcar-kendisi artık düşünmez...
İnsanlarla ilişkilerimde hiç de küçük olmayan bir sabır sınaması oluyor bu benim için;insancıllığım, insanın olduğu haline empati duymamdan değil, ona empati duymaya katlanmamdan ileri geliyor... İnsancıllığım sürekli bir kendini aşmadır. - ama yalnızlık gerek bana, demem şu ki, iyileşme, kendime geri dönme, temiz, hafif oyuncu bir havayı soluma gerek...