Bütün her şeyin son dayanağı olarak vazgeçilmeyecek bir biçimde gerek duyduğumuz koşulsuz zorunluluk, insan aklının gerçek uçurumudur. Ebediliğin kendisi, Haller tarafından betimlendiği gibi, tüm ürkütücü yüceliğiyle, zihnindeki aynı baş döndürücü izlenimi üretmekten uzaktır; çünkü o yalnızca şeylerin süresini ölçer, fakat onları desteklemez. Tüm olanaklı var olanlar arasında kendimiz için en yüksek varlık olarak tasarımladığımız bir varlığın, kendisine, "ebedilikten gelip ebediliğe giderim, benim dışımda, iradem yoluyla olandan başka hiçbir şey yoktur" demesi gerektiği düşüncesini, ne görmezlikten gelebiliriz ne de destekleyebiliriz, - fakat bu ben nereden gelir?
"Eksik olan, " diye yazar, "bir iletişim aracı. Sahip olduğumuz tek şey bile, dil bile buna yeterli değil, ruhu resmedemiyor, bize aktardığı sadece kırık dökük parçalar. Bu yüzden, ne zaman birine içimi açacak olsam dehşete benzer bir duyguya kapılıyorum."
Şüphemin dalgaları her dini boğdu, aştı,
Gönlümün yolları gittikçe karanlıklaştı.
Bir teselli veremez bilgi denen şu kötürüm,
Hele iman ise, o köhne yular, mahz-ı cürüm
Su-i kasd eylemeyen aklına iman edemez,
Takılıp bir masalın ardına mantık gidemez
İşte şu namütenahi denilen varlıklar,
Sevdiğim fahişenin bir piçi dersem ne çıkar?
Kainatı doğuran kahpe bilir iç yüzünü,
Önü zulmet, sonu zulmet, nideyim gündüzünü?
Sen takıl da peşine bir sürü ehl-i tarabın,
Korkmadan gir kanına hikmetin, aşkın, şarabın!
"Anlamanı beklememiştim zaten. Sana anlayacağın dille anlatayım: Benim için yaşamak; yemek içmek, yatmak kalkmak, sevişmek demek değildir. Ben bu gördüğün bedene hapsolan ruhumu özgürleştirip tüm yeryüzüne dağıttım. Onun için bazen gökyüzünde, bazen bir ağacın yaprağında, bazen bir kuzunun gözlerinde yaşarım. Senin anlayacağın, ben şu yeryüzünde var olan her şeyle bütünleşip onlarda kendimi yaşatmaya çalışan garip bir adamım. Ne bileyim, belki de bir mecnunum. "