Kadının kelimenin tam anlamıyla sıfır noktasında bulunduğu bir Orta Doğu ülkesinde çocukluğundan itibaren aile içi istismara, her türlü onur kırıcı muameleye, baskıya maruz kalmış bir kadının el birliğiyle toplum tarafından nasıl ötekileştirildiğini ve suça itildiğini anlatan bir uzun öykü bu kitap. Ataerkil toplumlarda kadın ve erkek kimliğinin ve cinselliğe bakış açısının da nasıl sakat geliştiğine tanık oluyoruz bu kısacık eserde. Firdevs'in hayatta kalma mücadelesi ve cinayet işlemek zorunda kalmasının hikayesi.
Kitabın başlangıç bölümünde -yazarın Firdevs'le karşılaşmasını anlattığı bölüm- kahraman aşırı yüceltildiğinden hoşuma gitmemişti. Firdevs'in kendi hikayesini anlattığı bölümler çok daha güzel. Böyle dramatik hikayelerde olayları üçüncü bir kişi anlattığında ister istemez abartılı bir hava ortaya çıkıyor ve sürekli mağdura acıyan veya onu yücelten bir ses duymak anlatının samimiyetini zedeliyor gibi geliyor bana. Bir an Tanzimat dönemi romanı okur gibi hissettim hatta bu bölümlerde. Neyse ki yaşananlar Firdevs'in ağzından anlatılmış, böylece daha çarpıcı bir eser çıkmış ortaya.
Çocukluğundan yetişkinliğine başta erkekler olmak üzere karşısına çıkanlarla yaşadıkları öyle bir nefret duygusu yaratıyor ki Firdevs'te... Siz de okurken insan onurunun bu kadar ayaklar altına alınmasından, toplumun iki yüzlülüğünden, her şeyin iktidar ve güç ilişkileri üzerinden yürüdüğü kokuşmuş sistemden nefret ediyorsunuz. Böyle yozlaşmış bir toplumda sevgi temeline dayanması gereken aile bile aile gibi değil çünkü. Bildiğimiz anlamda aşktan bile söz edilemiyor, kadın-erkek ilişkileri de bir çeşit köle-sahip ilişkisine dayanıyor.
Coğrafya ve yakın çevrenin bir insanın hayatını ne derece etkilediğine de çok iyi bir örnek bu eser. Bunun basit bir hikaye olmadığını hala buna