Roman kendini bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışan Sinclair'in öyküsü üzerine kurulu. Ailesinden uzaklaşıp sosyal çevreyle daha çok haşır neşir olmaya başladığında Sinclair'ın düştüğü dehşetle roman açılıyor. Çocukluğa duyduğumuz özlemin en temel sebeplerinden biri dünyayı kesin çizgilerle bölüp parçalayabilmek. Özellikle aile hayatında doğrular ve yanlışlar, siyahlar ve beyazlar bize net şekilde öğretiliyor. Oysa dünya siyah ve beyazların değil grilerin dünyası ve büyümeye başladığımızda en kötü bocalamayı bu noktada yaşıyoruz. Sinclair de bocalıyor ve bu noktada karşısına akıl hocası olan Demin çıkıyor.
Kendini bulmak bireyin en büyük ve ağır sorumluluğu. Üstelik sonu gelmeyen de bir uğraş, insan hayatının son anında bile kendisine dair hiç bilmediği bir şey keşfedebilir. Sinclair bu sancılı süreçten geçerken zıt kutuplara savruluyor. Bazen şeytani ve coşkulu bir haz dünyasına meylediyor bazen ilahi bir güzellik olan Beatrice'e aşık olduğu cennetvari bir dünyaya. Demian'sa onun kendini bir bütün olarak değerlendirmesinde, gölgesiyle barışmasında, gerektiğinde norm ve yasakları sorgulamasında yardımcı olan bir figür oluyor. Bu kitabı okumak isteyenlerin öncesinde Carl Gustav Jung'u ve arketip kavramını okumasını öneririm.
Hermann Hesse Hint kültürüne, Doğu felsefesine hayranlık duyan bir yazar. Kitapta iyinin ve kötünün bir bütün olduğu fikri, tüm insanların ruhlarındaki bu düaliteyi atalarından miras aldığı düşüncesi, Kabil'in hikayesi, ahlaki sorgulamalar bu bilgiler çerçevesinde okunup düşünülmeli. Ayrıca düşler, tesadüfler, simgeler gibi spiritüalist ögeler de metinde sıkça kullanılıyor. En sevdiğim metafor yumurtadan çıkmaya çalışan kuş metaforuydu. İnsanın kendini var etmesinin ne kadar sancılı bir süreç olduğu ve bunu gerçekleştirirken dünyası bildiği şeyleri